Destanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ali ve yedi devin masalı


Eski zamanların birinde küçük bir şehirde,  çok korkak ve pısırık bir adam ile karısı yaşarlarmış. Ali o kadar korkakmış ki kedi ve köpek korkusundan çarşıya bile çıkamıyormuş. Sürekli tandırın başında oturup tütününü içermiş.
Karısı ne yapar eder Ali’yi bir türlü dışarı çıkaramazmış. Komşuların verdiği sadaka ile geçiniyorlardı.
Çevredeki herkes tarafından korkak Ali diye tanınırdı.  Bu korkaklığı dillere destan olmuştu.
Eşi de Ali’nin herkes gibi yiğit olmasını istiyordu. Kocasının diğer kadınların kocası gibi çalışıp ekmeğini kazanmasını hayal ediyordu hep. Komşuların dalga geçmesi en çok onu üzüyordu. Bu duruma bir çare bulmak için gece gündüz düşünüyordu.
Bir gün konu komşu toplanıp Ali’yi dışarı çıkarmak için bir çare arayışına girdiler.  Ali’nin eşine sordular
‘’ Ali en çok neyi seviyor’’
-O en kurabiye ve börekleri sever. Bunları gördü mü ruhu tazelenir adeta.
-Biz gidip börekler, çörekler yapıp damdan aşağıya dökelim. Sende ona seslen de ki ‘’ dışarıda börekler yağıyor yetiş bizde toplayalım’’. O dışarı çıkar çıkmaz kapıyı üzerine kapa.
- fikriniz çok güzel, hemen işe koyulalım.
Komşular tüm hazırlıkları yaptılar ve kazanlar dolusu börek ve çörekleri alıp evin üstüne geldiler. Börekleri aşağı doğru dökmeye başladılar. Ali’nin eşi hemen işe koyuldu ve ‘’ Ali yetiş dışarıda börekler yağıyor’’ Ali böreklere baktı ama yerinden kalkmak istemedi.
-Hanım sen topla getir ben yerim.
Hanımı baktı Ali yerinden kalkan değil. Çocuklara börekleri toplamaları için işaret etti. Çocukların börekleri topladığı gören Ali’nin içi gitti. Dayanamadı ve kapıya doğru yöneldi. Ama yinede her adım işkence gibi geliyordu ona. Kapının önüne kadar zoraki de olsa gelebildi. Kapının önüne vardığında eşi hemen arkasından kapıyı kapattı.
Ali baktı kapı kapandı anladı bir oyun olduğunu. Kapıya dayandı ‘’ kadın kapıyı aç yoksa köpekler, kurtlar beni yiyecek birazdan’’ yalvardı yakardı ama kapıyı açtıramadı eşine. Börekleri yemeye gelen kedi ve köpekleri görünce korkusu daha da artıyordu.
-Vallahi bunlar şimdi parçalayacaklar.
Cesaretini toplayıp yerden bir taşı alıp köpeklere fırlattı. Taştan korkan köpekler sağa sola kaçıştılar. Onların bu halini gören Ali vay be ben erkekmişim kendimden haberim yokmuş, bu köpekler ben korkuyorsa her şey benden korkar.  Akşama kadar kapıda bekledi ama kapıyı açan yoktu.
Ali anlamıştı dışarıda kalacağını. Cebine börekleri doldurdu ve eşinden bir çuvaldız, bir avuç un ve birazda ip istedi. Eşi bunları kapının aralığından ona verdi. Karanlık çökünce Ali’de yerinden kımıldanmaya başladı. Şehrin sokakların doğru ilerledi. Sokakta birkaç köpek havlayarak üstüne gelmeye başladı. Ali korkusundan titriyordu artık sonunun geldiğini düşündü. Cesaretlenip yerden bir taşmak istedi yere eğilirken cebinden birkaç börek düştü. Bunların taş olduğunu sanan köpekler koşarak uzaklaştılar. Ali’nin güveni daha da yerine gelmişti ‘’ vay be bu canavarlar gece vakti benden korktuklarına göre benden daha yiğit biri yok bu alemde’’ dedi.
Tütünü yakmak için sağı solu gezdi ama bir ateş bulamadı. Aklı başından gitmiş gibi yoluna devam Ali bir baktı ki şehirden baya uzaklaşmış. Uzaklar da bir ışık gözüne çarptı. Kendini o ışığa doğru tuttu ve yoluna devam etti. Yol almasına rağmen bir türlü varamıyordu ışığa. Az gitti çok gitti sonunda bir dağın kenarında ışığa vardı. Geldiği yerde büyükçe bir ateşin etrafında yedi tane dev oturmuş sohbet ediyorlardı. Bunlara selam veren Ali rengini belli etmeden tütününü tüttürdü.
Devler şimdiye kadar böyle bir manzarayla hiç karşılaşmamışlardı. Gecenin bir vakti biri izinsizce aralarına gelip tütününü yakıyor ve dumanını da bunların yüzlerine üflüyordu. Ve bunu yapan da bir ademoğlu idi. Devler başka bir dilde kendi aralarında konuşmaya başladılar.
-Bu kimdir böyle, dev değil kesin, insan olsaydı bu şekilde aramıza dalamazdı. Bunda bir tuhaflık var. Nasıl oluyor da bu kadar korkusuz olabiliyor. kendi aralarındaki konuşma uzadıkça uzuyordu. Bunun cinlerin yiğidi olduğunu düşünmeye başladılar ve kemikleri titremeye başladı. Planlarını yaptılar ve onu uykuda kılıçları ve topuzlarıyla öldürmeye karar verdiler.
Devlerin en büyüğü sözü aldı ve ‘’ bu korkusuz misafirimiz gecenin bir vakti bu dağlara gelebildiğine göre oda artık bizim sekizinci kardeşimizdir’’ dedi.
Uykuları geliyormuş gibi yaparak yatmak istediklerini belli ettiler. Ali’ye de bir yer hazırladılar hemen.
Onlar odalarına çekildiler. Ali’de odasına geçti. Yatağına girdi ama yatak rahat gelmedi ona yorganını alarak karanlık odanın içinde bir köşeye çekilip yattı.
Gecenin bir vakti kapının sesiyle Ali uyandı baktı ki devler. Kılıçları ve topuzlarıyla ellerinde ne varsa döşeği dövüyorlar. Bir süre sonra onun öldüğünden emin olduktan sonra çıkıp gittiler.
Sabahleyin üç dev kahvaltı hazırlıklarını yapmak için dışarı çıktıklarında bir de ne görsünler Ali dışarıda yeni uyanmış esniyor. Çok şaşırdılar renkleri sarardı adeta. Büyük kardeşleri Ali’ye dönerek
-Hayırlı sabahlar ey sekizinci kardeş. Gece rahat uyuyabildin mi?
-Çok yorulmuştum gayet güzel yattım.
-Gece hiç uyanmadın mı?
- Gece bir ara birkaç pire ısırdı beni, onun dışında rahat uyuyabildim.
Devin yüreği büyük bir korku düştü ve hemen kardeşlerini etrafına toplayarak ‘’ bu nasıl bir varlıktır ki o kadar darbemize rağmen, bize diyor ki birkaç bit ısırığı dışında bir şey olmadı. Bu darbeler karşısında filler dayanamazdı. Söyleyin bana ne yapabiliriz’’ dedi. Sinirli bir ses tonuyla.
Kardeşler biri ‘’ hele biraz iyi geçinmeye başlayalım bakalım nasıl olacak’’ dedi.
Böylece bir barış ortamı süsü verdiler ve aradan birkaç gün geçti devler Ali’yi çağırarak ‘’ kardeş biliyorsun sende bizim kardeşimizsin, bizler sırayla filan dereye gidip içme suyu getiriyoruz, bugün sıra sende’’dediler.
Ali koca fıçıyı alıp suya gitti. Devler aliyi gönderiler ama baktılar ki bir türlü gelmiyor. Büyük dev kardeşlerinden birini seslenerek ‘’ hele git bak be neden gelmedi’’ dedi.
Küçük kardeş kaklı gitti. Ali’nin yanına vardığında sordu ‘’ nerde kaldın kardeş akşam oluyor neden gelmiyorsun’’ dedi.
-Hiç sorma kardeş  fıçıyı dolduruyorum ama dereyi çıkmadan suyu içip bitiyorum ve tekrar dönmek zorunda kalıyorum.
-Kardeş sen zahmet etme ben alırım artık.
Böylece Ali dolu kaldıramadığı suyu deve taşıtarak eve geliyor.
Ertesi gün sıra ağaç getirmeye geliyor. Bu defa Ali’yi ağaç getirmesi için ormana gönderiyorlar. Ali ağaç getirmeye gidiyor ama yine gelmiyor. Devler yine meraklanıp bir kardeşlerini Ali’nin ardı sıra gönderiyorlar. Devlerden biri Ali’nin yanına geliyor ve bakıyor ki Ali eline bir almış ormanın etrafını dolanıyor.
-Ne yapıyorsun Ali kardeş.
-Görmüyor musun ağaç getirmek için ormanın etrafını dolanıyorum. Hepsini bir defa alıp getireceğim.
-Hayır, Ali kardeş ormanın hepsini ne yapacağız. Dur ben birkaç dal toplarım alıp gidelim.
Dev hemen etraftan ağaçları topluyor ve evin yolunu tutuyorlar. Yolda dev Ali’yi de boynunun üzerine oturtuyor. Dev çok şaşırıyor, bu kadar güçlü biri nasıl böyle hafif olabiliyordu.
-Ali kardeş çok güçlü birisin lakin yükte çok hafifsin.
-Ben ağırlığımı hissettirmek istemiyorum sana.
-Hele biraz hissettir Ali kardeş bakayım ne kadar ağırsın.
Ali cebinden çıkardığı çuvaldızı hafifçe devin boynuna bastırıyor.
Boynu çok ağrıyan dev ‘’ vay vay öldüm Ali kardeş inandım sana ‘’ dedi.
-Bu ağırlığımın birazıydı fazlasını göstereyim mi?
-Hayır, kardeş inandım sana
Akşam durumu kardeşlerine açıyor dev. Diğerleri daha da çok korkmaya başlıyorlar.
Büyük kardeş ‘’ yarın meydan da gündüz gözüyle bunun gücünü sınayalım birde’’ dedi.
Sabahleyin toplanan devler Ali’yi de çağırarak ‘’ Ali kardeş hele biraz gücümüzü gösterelim.’’
-Nasıl göstereceğiz dev kardeşler.
-Avucumuza bir taş koyacağız ve onu sıkarak un haline getireceğiz.
Devlerin hepsini eline bir taş aldı ve sıkmaya başladılar. Ali’de eline aldığı taşı arkasında sıkıyormuş gibi yaparak, kesesinden bir avuç un ile değişiyor.
Herkes sırasıyla elini açıyor hepsinin elindeki taş toprak olmuştu ama Ali’nin elindeki taş un olmuştu.
Bunu gören devler daha da çok korkmaya başladılar. Ve aralarında bir toplantı yaptılar.
Büyük kardeş diğer kardeşlerine dönerek ‘’ bundan kurtulmalıyız artık, biz yalandan ayrılıyormuşuz numarası yaparak Ali’den kurtulabiliriz’’dedi
Ali’yi de çağırarak ayrılmak istediklerini söylediler. Ve onun payına düşen bir küp altını da vererek bir devin sırtına bindirip evine gönderiyorlar.
Devi Ali’yi getirip evine bırakıyor.
Dev Ali ile vedalaştıktan sonra evine giderken yolda tilki ile karşılaşıyor. Tilki devi görünce ‘’ nerden geliyorsun ey güçlü dev’’
-Ben yiğit Ali’yi evine bıraktım ve şimdi kardeşlerimin yanına gidiyorum.
-Yiğit Ali mi oda kimmiş?
Dev Ali’nin evini tarif ediyor.
Tilki bunları duyunca devle dalga geçiyor.
-Yahu ne yiğidi o bahsettiğin bu şehrin en korkak insanıdır.
-Nasıl olur tilki kardeş o çok yiğittir.
-O bir kediden bile korkar, inanmıyorsan beraber gidelim ben onu korkutayım.
-Hayır, tilki kardeş bir şartla seninle gelirim. Kuyruğunu ayağıma bağlayacaksın. Sana güvenmiyorsun kaçabilirsin.
-Peki, dev kardeş nasıl istiyorsan öyle yaparız.
Tilki kuyruğunu devin ayağına bağlayarak Ali’nin kapısının önüne gidiyorlar.
Dev kapıda gür bir sesle Ali’ye seslenerek ‘’ çık dışarı korkak Ali bizi kandırdın demek’’
Devin sesini duyan Ali kendinden emin bir tavırla
-Kadın bu devin kafası ona ağırlık yapıyor. Hele babamın o demir kesen kılıcını getir de bunun kafasını fırlatayım.
Bu sözleri duyan devin eli ayağı birbirine karışıyor ve tabana kuvvet diyerek koşmaya başlıyor. Ayaklarının altında bağırıp çağırıyor ama dev onu dinlemiyor bile ve onu bir sakız gibi ayaklarının altında eziyor.
Ali’de bu tecrübeden sonra bölgeye dev avcısı ile nam salıyor ve getirdiği altınlarla mesut bir hayat yaşıyor karı koca.


Masal NEHRİ

Sındirnevat

                        

Sındirnevat adında bir genç varmış. Bu genç abisi ve babası çobanlık yaparak geçimlerini sağlıyorlarmış.
Akşam olunca baba ve oğullar şehrin içine girer hakları olan ekmekleri ev ev dolaşarak toplarlarmış. Babası ve abisi ekmeklerini eve götürürlermiş ama Sındirnevat ekmeğini toplayıp denize atarmış.
Babası ‘’oğlum neden böyle yapıyorsun’’dedi.
-Balıklarında karnı doysun.
Bu hayattan sıkılan Sındirnevat karar verip dünya turuna çıkmış.
Bir dünyanın nasıl bir yer olduğunu göreyim hep aynı yerde yaşamaktan sıkıldım artık.
Yola çıkan Sındirnevat bir şehre vardı.
Şehirde yaşlı bir adam bağırıyor ‘’ benim yanımda çalışacak bir adam arıyorum. Bu adama işi karşılığında, on dirhem, bir altın vereceğim ve bir gece de kızımla yatacak. Kızım da çok güzeldir’’
-Çok güzel bir teklif hem paramı alacağım hem de kızıyla yatacağım.
İşlerini yaptı, parasını aldı ve adamın kızıyla da sabaha kadar yattı.
Sabah olunca haz eyne adındaki yaşlı adam Sındirnevat’ı yanına çağırdı ‘’ kılıcını getir buraya bu atın kafasını uçuracaksın’’ dedi.
Sındirnevat bir vuruşla atın kafasını uçurdu.
Haz eyne yemek yapmıştı ve Sındirnevat’ı da çağırdı yemeğe. Sofra da oturdular Sındirnevat yer yemez bayıldı. Yaşlı adam yemeğe ilaç katmıştı.
Haz eyne atın karnını deşti ve Sındirnevat’ı atın karnına oyarak, karnı dikti. Orada yaşayan büyük bir kartal gelip bunu alıp karşı tarafta olan adanın içine götürüp bıraktı. Sındirnevat gözlerini açtığında karanlık içindeydi. Atın karnını deşerek dışarı çıktı. Haz eyne’ye seslendi Allah evini yıksın bunu neden bana yaptın.
-Korkma sana sandalımı göndereceğim dönebilmen için.
Orada parlak kayalar var onları kayığa doldur sonra sana yolu tarif ederim. Sındirnevat hemen kayığı doldurdu taşlarla.
-Hadi bana yolu göster kayığı ağzına kadar doldurdum.
-Senin gibi binlercesini oraya yolcu ettim sen sonuncusun. O adaya giden daha dönmemiştir.
Sındirnevat adaya baktığında ne görsün, her taraf insan cesetleriyle doluydu. Vay benim başıma gelenler bende bu sihirli adada aç susuz ölüp gideceğim. En iyisi kendimi suya atayım hiç olmazsa yolda ölürüm.
Balıklar onu suda görünce ‘’ bu Sındirnevat’tır. O bize çok yardım etti. Onu sudan kurtarmalıyız.
Balıklar onu karaya kadar taşıyıp boğulmaktan kurtardılar.
Karaya Çıkan Sındirnevat: eğer ben Sındirnevat isem intikamımı Haz eyne den alırım.
Haz eyne diğer ismi de Kose idir.
Kose yine her zaman ki gibi çarşıya çıkıp bağırıyordu ‘’ kim gelip bana bir saat çalışırsa ona on dirhem, bir altın vereceğim ve bir gece kızımla yatacak.
Sındirnevat kılık değiştirip Kose’nin yanına gitti.
-Kose ben gelip yanın da çalışmak istiyorum.
-Buyur o zaman evime gidelim
Kose’nin evine gittiler. Sındirnevat içinden ‘’ sen beni oraya gönderdin. Şimdi sıra bende, ben seni o adaya göndereceğim’’dedi.
Sabah Kose ve Sındirnevat atı dışarı çıkardılar.
-Sındirnevat atın kellesini uçur.
Kose gidip yemeği yaptı ve yine üzerine ilaç serpti.
-Hadi gidip yemek yiyelim işimiz var daha çalışacağız.
Yemeği getirip Sındirnevat’ın önüne koydu.
Sındirnevat ‘’Kose şu yukarıdaki kartalı görüyor musun vallahi o beni yiyecek. Çok büyük kartal ondan korkuyorum, tepemizde çok geziyor.
Kose yukarı kartala bakarken, Sındirnevat hemen tabakların yerini değiştirdi.
Kose iki lokma yemeden düşüp bayıldı. Sındirnevat atın karnını deşti ve bunu içine koyarak üzerini dikti. Kartal atıp adaya götürdü. Kose gözlerini açtığında neler olduğunu anladı.
-Vay benim evim yıkılsın, başıma neler geldi.
Atın karnından dışarı çıktı, gönderdiği adamların cesetleri etrafında doluydu.
Sındirnevat’a seslenerek ‘’ ne olur beni buradan kurtar, hangi yoldan geldiğini bana göster.
-Sana yolu göstereceğim söz veriyorum. Ben sana bir şey etmedim sen ne yaptıysan karşına çıktı.
Sana kayığı göndereceğim. Kayığı o taşlarla doldur gönder bende sana yolu göstereceğim.
Kose kayaları kayığa doldurup gönderdi.
Sındirnevat ‘’ Kose suyu görüyor musun? Ben o suya atlayıp geldim sende öyle yap dedi.
Kose suya atladı. Onun suya girdiğini gören balıklar
-Bu kose’dir, insanları mahvetti tutun onu lime lime edin.
Balıklar Kose’yi yiyip kemiklerini bıraktılar sadece.
Sındirnevat altınlarını alıp Kose’nin evine geldi.
Kose’nin kızı onu görünce ‘’ nasıl babamın elinden kurtulabildi?’’ dedi.
-Onu balıklara yem ettim, o Kose ise ben Sındirnevat’ım
Kose’nin evi altınlarla dolu imiş. Sındirnevat bir gün düşündü ve ‘’ bu kadar altını ne yapacağım, en iyisi yine dünyayı gezmeye çıkayım’’dedi.
Kose’nin kızını da yanına aldı ve kayığa binerek denize açıldı. Kose’nin kızının bir kızı ve birde oğlu vardı. Onları da yanına almıştı Sındirnevat.
Denizde fırtına çıktı.
Kose’’nin kızı ‘’ Sındirnevat kimin hali bizim halimizden perişandır acaba?
-Sen Kose’nin kızısın. Çok şükür kayıktayız. Kayıkta suyun üzerindedir. Suda Allah’ın rahmetinin üzerindedir. Çok şükür halimiz iyidir. Biliyor musun kimin hali iyi değildir. Bir insan ki evine misafir geldiğinde misafirin önüne koyacak bir şeyi yoksa işte o insanın vaziyeti iyi değildir.
Fırtına daha da gürleşti ve kayık ikiye bölündü.
Kose’nin kızı denize düştü.
Kose’nin kızı bu senin yolundur sende baban gibi rahmeti olmayan bir insansın.
Kız ve oğlanla birlikte bir tahtaya tutunup yola devam etti Sındirnevat. Sonunda tahta bir karaya ulaştı.
Denizin yakınında bir şehir vardı. Sındirnevat o şehre gitti. Şehirde hiç kimse yoktu. Sağa sola baktı ama kimseyi bulamadı. Gitti bir hana girdi. Baktı ki bir yaratık gelip şehri kolaçan etmeye başladı. Aradı taradı kimseyi bulamadı. Ve sonra bir minareye çıkıp şehrin etrafını izledi. Olduğu yerde yattı.
Sındirnevat ‘’ bu yaratık tüm şehri yemiştir, onu öldürmeliyim. Bugün günlerden Cuma dır, bakalım yine ne zaman gelecek’’.dedi
Sındirnevat ertesi gün gidip minarenin altını kazıp. İçini gülle ve barutla doldurdu. Barutun bir ucunu minarenin altında bıraktı, bir ucunu da saklandığı yere getirdi. Aradan birkaç gün geçti. Yaratık yine geldi şehre. Sağa sola baktı kimseyi bulamadı. Her zaman çıktığı minareye gitti. Ve orada yattı.
Sındirnevat barutu ateşledi. Minareye yetişen ateş paramparça etti. Yaratığın en büyük parçası kulağı kaldı.
Sındirnevat artık rahattı, çıkıp şehri geziyordu. Cebine yemek doldurup yiyordu. Cebinden düşen ekmek parçalarını üç tane güvercin topluyordu. Sındirnevat’da ekmekleri bunların önüne sere sere bir odanın içine kadar getirdi. Güvercinler içeri girince Sındirnevat koşup kapıyı kapattı. Kuşlardan ikisi kaçıp kurtulabildi. İçerde kalan güvercin birden bir kız oldu. Bu kız huri idi.
Sindirnevat’a yalvararak ‘’ Ey Allah’ın kulu beni serbest bırak. Sen yazıksın beni bırak. Görüyorsun ben bir huriyim.
-Ben tek başıma almışım bu şehirde seni nasıl bırakabilirim.
Huriyi kendine hanım yaptı ve onunla evlendi. Bir kızları ve oğulları oldu. Şehirde onundu bir sıkıntıları da yoktu.
Bir gün şehre bir genç geldi. Sındirnevat’a selam verdi.
-Beni tanımadığını biliyorum. Önce sana kendimi tanıtayım. Ben bu kadının kardeşiyim.
-Kurban hoş gelmişsin başım gözüm üstüne gelmişsin.
Hemen yemekler getirildi, sofra kuruldu.
-Hayır, Sındirnevat yemek yemeyeceğim. Damat ben bacımı götürmeye geldim. Kardeşimin düğünü var gitmemiz lazım
 Sındirnevat düşündü ve konuşmasına başladı ‘’ hele önce yemeğini ye sonra bacını götürürsün kayınbiraderim’’dedi.
Eşi çocukları bırakmak istedi.
Ama Sındirnevat ‘’çocukları da yanında götür ben erkek halimle onlara bakamam’’dedi.
-Bana çocukları verdiğine göre artık gelmeyeceğim, eğer çocukları götürmeseydim gelirdim. Olur ki bir yerde darlığa düşersen her zaman imdadına yetişirim.
Sındirnevat yine yalnız kalmıştı. Çok darlandı, canı sıkıldı. ‘’Evim ocağım yine ıssız kaldı. Bari bir ateş yakayım belki ateşi gören bir gemi olurda ben buradan kurtulurum’’dedi
Çalı çırpı toplayıp büyük bir ateş yaktı. Şehir de uzun yıllardır kimse yaşamadığı için gemilerde şehre artık uğramaz olmuşlardı.
Ateşi gören bir gemi, şehre insanların yerleştiğini düşünüp karaya yanaştı.
Sındirnevat kıyıya gelerek gemiyi karşıladı.
-Hoş geldiniz, bende sizinle gelmek istiyorum. Bu şehir benimdir. Gelin yükte hafif pahada ağır ne varsa alın yarısı benim, yarısı da sizin olsun.
Şehri gezip ne altın ve gümüş varsa gemiye doldurup yola çıktılar.
Gemini kaptanı tüm servete sahip olmak istiyordu ve adamlarını toplayarak ‘’ canım kardeşlerim çok zengin olduk, bu adamı da denize atıp servetin hepsine sahip oluruz’’dedi.
Sındirnevat’ın yanına gittiler.
-Seni denize atacağız dediler.
-Allah rızası için beni neden denize atarsınız, malların yarısını da sizlere verdim benden daha ne istersiniz.
-Olmaz deyip, kolundan tuttukları gibi denizin ortasına fırlattılar Sındirnevat’ı.
Denizde yaşayan Kose’in kızı ve çocukları o alıp evlerine götürdüler. Aradan iki üç gün geçmeden, gemiciler dayanamayıp tekrar onu alıp götürdüler.
Karaya yaklaştılar ve baktılar ki Kose de karada onları bekliyor. Kose’yi görünce korktular.
-Biz yaptık sen yapma.
Durumun farkına varan Kose:
-Sizler damadıma namertlik yaptınız hemen payını vereceksiniz.
Sındirnevat mallarını alıp şehirde kendine bir mağaza açtı. Aradan birkaç ay geçti. Sındirnevat yine yerinde duramadı.
-Canım hayat hep böyle geçmez ben yine bir dünya turuna çıkayım.
Yollara düşün uzaklara gitti. Yoluna kenarında bir adamın yer sürdüğünü gördü. Lakin adam öküz yerine iki adamı koşmuş yer sürüyor.
Sındirnevat’ı göre adam gelip kulaklarından tuttuğu gibi götürdü.
-Adamlarımın boynu yara oldu yer sürmekten. Allah seni karşıma çıkardı.
Adamın boynunda et kalmamıştı. Sındirnevat’ı onun yerine bağlayıp kamçılayarak yeri sürmeye devam etti.
Sındirnevat yanındaki arkadaşına dönerek
-Bu ne biçim şeydir böyle.
-Evin yıkılmasın bu adam çok güçlüdür. Dev gibi birisidir. Yüz yılda geçse biri çalıştıracak.
-Peki, bundan nasıl kurtulabiliriz?
-Dua et ki yağmur gelsin, yağmur yağdığında boynumuzda ki lastikler gevşer belki o zaman kurtulabiliriz.
Dua etmeye başladı Sındirnevat. Sonunda dua kabul oldu bir yağmur yağdı ki yerleri seller götürdü. Boyunlarındaki lastikler gevşedi ve bunlar lastikleri çıkarır çıkarmaz koşup uzaklaştılar oradan. Bir süre sonra bir dağa vardılar baktılar ki bir mağaradan duman çıkıyor. Gidip mağaraya sığındılar. Mağara da kimse yoktu. Akşam olunca tek gözlü bir dev keçilerini getirip mağaraya koydu ve mağaranın ağzını da büyük bir değirmen taşıyla kapattı.
Bunları gören devin keyfi yerine geldi ve ateşin içine şişi koydu. Sındirnevat arkadaşına dönerek ‘’ benim belim biraz tutulmuş belimi biraz ez de belki iyi gelir’’dedi.
Arkadaşı sırtının üzerine çıktığında dev şişi bir tarafından batırıp diğer tarafından çıkardı. Ateşte bir güzel kızarıp yedi. Sındirnevat ‘’ evim yıkılsın ne işim var benim buralarda şimdi beni de yiyecek.
Ateşin başında oturan devin dumandan başı ağırlaştı ve uykuya daldı. Sındirnevat şişi çıkarıp devin gözüne bastırdı ve onu kör etti.
Acı için de kalkan dev ‘’ sen nereye gideceksin sabah olsun seni de arkadaşın gibi yiyeceğim.
Sindirnevat bir keçiyi kesip postun içine girdi ve sabah keçilerle birlikte dışarı çıktı. Deve seslenerek ben buradayım dedi.
Sesi duyan dev koşmaya başladı ama bu uzun sürmedi Sındirnevat bunu uçuruma itti ve paramparça oldu dev.
Sındirnevat yine yollara düştü. Az gitti çok gitti bir şehre denk geldi. Şehrin etrafı un ile çevrilmişti. Buna aldırmayan Sındirnevat şehrin içine gitti. Onu gören bir adam yanına geldi ve kolundan tuttuğu gibi ‘’ sende ne güzel bir ev var’’diyerek alıp götürdü.
Adam Sındirnevat’ı bir odaya kilitledi.
Sındirnevat baktı ki odanın içindeki herkes kördür. Yanındaki adama sorarak ‘’ kardeş bu ne haldir böyle’’dedi.
-Hiç sorma bu şehrin insanları yabancıları yakaladıkları gibi gözlerini çıkarıyorlar. Ve iyi besleyip yiyorlar
- Kurban ben buradan nasıl kurtulabilirim?
-Kurtulma yolunu sana tarif ederek seni buradan çıkarabiliriz
-Tarif edin çıkabilirim buradan
- Onlar birazdan yemek getirecekler. Sağların yemeğini bizim önümüze koyacaklar, körlerin yemeğini de senin önüne getirecekler. Sen yemeği yedikten sonra bağırıp ‘’ vay başıma neler geldi kör oldum diyeceksin’’. Onlarda taman bu da kör oldu diyerek çıkıp gidecekler ve akşam olunca pencereden çıkıp gidersin buradan. Onlar farkına varana kadar sen kaçıp kurtulursun.
Sındirnevat kör adamın dediklerini yaparak kaçıp kurtuldu. Sabah yolda tarla süren yaşlı bir adam gördü ona selam vererek.
-Ben yabancı biriyim, uzak yoldan geldim beni misafir eder misin beni?
Yaşlı adam Sındirnevat’i alıp evine götürdü.
-Amca senin evinde kimse yok yalnız mı yaşıyorsun?
Bir kızım var oğlum, bekardır misafirin karşısına pek çıkmaz.
-Eğer kızını bana verirsen, bende senin yanında kalır sana da yardım ederim.
-Oğlum benim bir kızdır onu da sana vereceğim. İyi birine benziyorsun. Yaşlı adam kızını Sındirnevat’a verdi. Kızı gören Sındirnevat ömrü hayatında böyle güzel bir kızla karşılaşmamıştı. Kıza aşık oldu ve o köyde yaşamaya başladı.
Masal NEHRİ

Padişahın Oğlu Ve Tilkinin Masalı

Zamanlardan bir zamandı, rahmet dinleyenlerin anne ve babalarının üzerine olsun. Bir varmış bir yokmuş bir padişah ve oğlu varmış. Padişah oğlunu çok severmiş ama bir gün oğlu kimseye söylemeden çıkıp gitmiş. Gide gide bir dağın başına varmış. Dağın başında kendine bir köşk yapıp içinde yaşamaya başlamış.
 Her gün ormana gider avlanırmış, her gün avlandığı hayvanı akşamları yiyerek geçiniyormuş. Bir gün evine dönerken yolda bir tilki görüyor. Tilki çok hastaymış. Onu alıp evine getiriyor ve bir güzel beslemeye başlıyor.  Sabahları ateşi yakıp avına gitmeye devam etmiş. O gittikten sonra tilki de kuyruğu ile ateşi gürleştirip evi ısıtırmış. Ateş sönmeye yaklaşınca gidip ağzıyla odun getirerek ateşi beslermiş. Akşamları avından gelen padişahın oğlu ne avladıysa yarısını da tilkiye verirmiş. Tilki öyle kilo almış ki etten çatlar hale gelmiş. Tilki ile padişahın oğlunun hali her gün böyleymiş.
Bir gün tilki çok sıkılmış ve ben bugün gidip biraz gezeyim demiş. Çölde akşama kadar dolanıp durmuş akşamüstü eve dönerken yolda bir kurda rast gelmiş. Bakmış ki kurt çok aç ve yürüyecek halde değil.  Kurda seslenerek ‘’ ey kurt sen neden bu haldesin’’
Vallahi açlıktan bu hale düşmüşüm hiç avlayacağım bir şey yok.
Kurt eğer seni götürüp bir güzel beslersem, eski haline geldiğinde bana ne vereceksin.
Sen büyük kardeşim, bende senin küçük kardeşin olurum.
Siz kurtlar güvensiz hayvanlarsınız, senden nasıl emin olabilirim.
Yeminler olsun beni iyi et senin sözünde olacağım ne desen yaparım.
Kurdu eve götürdü evde ne yiyecek varsa hepsinden önüne koydu kurdun.
Akşamüstü olunca padişahın oğlunu karşılamaya gitti.
Padişah oğlu baktı tilki kendisini uzaktan karşılamaya gelmiş ‘’ bunda bir iş var tilki galiba bir şeyler yapmış, onun için beni karşımaya geliyor.
Eve gelince baktı bir kurt orda yatıyor çok korktu, bir şey de yapmadı. İçinden ‘’ vallahi bu ikisi gece bir olup beni yiyecekler’’ dedi. Gece sabaha kadar korku içinde yattı. Sabah sağ uyanınca tekrar kalkıp ava gitti.
Tilki de böyle her gün bir hayvanı eve getirdi; ayı, kartal aslan ne varsa getirmişti. Padişahın oğlu yine de hepsine yetecek kadar et getiriyormuş.
Bir gün tilki arkadaşlarına seslenerek ‘’ padişahın oğlu bize çok iyilik yaptı. Bizler ölmekteydik nerdeyse ama bizim hepimize bakarak canımızı kurtardı. Şimdi bizimde ona bir iyilik yapmamız gerekiyor.
Her bir kafan bir öneri çıktı. Tilki dedi ‘’ bunlar olmaz bizim ona yapacağımız en iyi şey onu evlendirmektir, biz filan padişahın kızını getireceğiz ama bu biraz tehlikeli bir iştir.’’
Peki, nasıl yapacağız dediler hep bir ağızdan.
Hepimiz birlikte o memleketinin çiftçilerinin üzerine koşacağız, onlar bizi gördüklerinde kaçacaklar. O zaman da birimiz onların elbisesini giyecek, birimiz tohum serpecek, kartal da diğer kartalları çağırıp padişahın sarayının üzerinde uçuşsunlar. Herkes korku ve merak içinde onları izlemeye çıkacak. Padişahın kızı da çıkınca kartallar bir olup onu kaçıracaklar. Bizde bu şekilde kızı getirmiş olacağız.  Bu şekilde gidip kızı kaçırdılar.
Akşam padişahın oğlunu karşılamaya giden tilki, her defasında iki adım önde giderken bu defa dört adım önde gidiyordu. Bu durumdan şüphelenen padişahın oğlu ‘’ tilki yine bir şeyler yapmış ki benden uzak gidiyor’’ diye söylendi içinden.
Tilki karşılama ya giderken arkadaşlarını da tembih ederek ‘’ biz geldiğimiz de sizler de kızı bir perdenin arkasına koyacaksınız’’ dedi.
Eve vardıklarına padişahın oğlu bakıyor odanın bir bölümü perde ile kapatılmış, merak edip perdeyi açıyor perdeyi açtığında ne görsün. Dünyalar güzeli bir kız perdenin arkasında var şaşırıyor ve soruyor sen de kimsin diyor.
Kız da başına gelenleri anlatıyor oğlana.
Demek sen benim kısmetimmişsin seni buraya getirmeleri nasip olmuş. Dedi.
Tilki bakıyor bunlar bir yerde durmuyor, nikâhsız bir şeyler yapacaklar. Hemen kartalı görevlendiriyor ‘’ filan yerde bir şeyh var onu al getir bu gençlerin nikâhını kılsın’’ dedi
Denilen yere giden kartal suyla oyalanıyor şeyhi getirmeyi unutuyor. Ertesi gün tilki bunu yine gönderiyor bu defa şeyhi alıp geliyor kartal.
Şeyh bu iki gencin nikâhını kıydıktan sonra kartal onu getirip eski yerine bırakıyor. Şeyh kızı tanıyor ve hemen gidip padişaha durumu iletiyor. Kızın filan dağın üzerindedir.
Padişahta hemen askerlerini toplayıp o dağın üzerine sefer hazırlığına koyuldu.
Tilkinin adamları padişahın hazırlandığını dağa saldıracağını haber verdiler. Tilki de arkadaşlarını toplayarak ‘’ dostlar yarın padişah buraya sefer düzenleyecek bizler baş edemeyiz. Hemen kartallar kartalları, ayılar ayıları, aslanlar aslanları toplayı getirsin’’ dedi.
Herkes toplandıktan sonra savaş sırasında tilki atların eyerlerini açacak, kartallar süvarilerin gözlerine saldırıp onları çıkaracak, kurtlar atların karınlarını yırtmaya çalışır. Aslanlar ve ayılar her tuttuğunun belini kıracaktır. 
Ertesi gün paşanın ordusu dağın kenarına geldi. Tilki ve arkadaşları da planlarını uygulayıp zafere erişiyorlar.
Akşam padişahın oğlu eve gelince tüm hayvanların yaralı bitkin hallerini görünce şaşırıyor. Neler oldu kim yaptı diye soruyor. Karısı vaziyeti tek tek anlatıyor.
Birkaç gün sonra tilkinin arkadaşları izinlerini isteyip dağılmışlar ormana. Sadece tilki ev de kalmış.
Aradan aylar yıllar böylece geçti, bir gün tilki kendi kendine diyor ki ben bunları deneyeyim bakayım benim kadrimi ne kadar tutuyorlar.
Ertesi gün tilki ölü taklidi yaptı, padişahın kızı dayanamadı üzerinde çok ağladı.
Akşam avdan dönen padişahın oğlu eşini üzgün görünce nedenini sordu.
Karısı da tilkiyi gösterdi.
Padişahın oğlu gülerek ‘’ kızım sen deli misin bu mundar şey için bu kadar üzülür mü ayaklarından tut fırlat dışarıya gitsin.

Bunları duyan tilki fırlayıp kapıya koştu ‘’ seni o kızın hatırına öldürmüyorum vallahi senin en büyük parçan kulağın kalırdı’’ dedi ve küserek çekip gitti.

Masal NEHRİ

Neçar'Iın Masalı

                 

Bir zamanlar, bir padişah yaşarmış. Padişah oğlu Neçar’ı çağırır ‘’ oğlum ben hastayım eğer ölürsem hepiniz cenazemle birlikte mezarlığa gelmeyin. Biriniz muhakkak tahtımda kalsın yoksa taht elinizden gidebilir’’ diyor.
 Gün geliyor babaları ölüyor. Neçar diyor hepimiz cenazeyle birlikte gitmeliyiz yoksa babamıza ayıp olur.
Cenazeyi defin edip döndüklerinde bir bakıyorlar amcaları tahta oturmuş. Ne yapıyorlarsa amcaları tahttan inmiyor.
Babanız bana ne reva gördüyse bende size reva görüyorum ve tahtı ben alıyorum
Kardeşler bakıyor çaresi yok yanları birkaç altın ve orak alarak çıkıp gidiyor. Çalışarak geçimlerini sağlamaya karar veriyorlar böylece.
Yolda giderken olgunlaşmış bir tarlaya rastlıyorlar ve başlıyorlar tarlayı biçmeye. Bir süre sonra tarlanın sahibi gelip bakıyor ki birileri tarlasını biçiyor ‘’ vay siz hoş gelmişsiniz sizleri gökte ararken yerde buldum’’ dedi.
Tarlanın sahibi bir dev imiş ve bunlara diyor ki ‘’ benim bir atım ve öküzüm var bunlar bin kişiye karşı savaşacak güçteler.
Öğleye doğru dev bir kağıt yazarak Neçar’a veriyor ‘’ bu bize yapılacak yemeğin ismidir götür eve ver yemeği hazırlayıp sana versinler getirirsin. Kağıda da yazmış ki bu ademoğlu gelince onu kes bize kavurma yapıp getir’’ Neçar kağıdı alıp gidiyor ve yolda kağıdı okuyor bakıyor ki ismi yazılmış, ismini siliyor, yerine yazıyor ki öküzü kes kavur bize gönder.
Devin karısı da hemen öküzü keserek kavurup bunlara gönderiyor.
Neçar yemeği alıp götürüyor.
Dev bakıyor ki Neçar elinde yemekle geliyor, çok şaşırıyor ‘’ bu nasıl sağ selamet geldi’’
Bu ne etidir diyor dev
Senin öküzün etidir
Dev anlıyor Neçar ondan da kurnaz bir şey demiyor artık.
Akşamüstü olunca Neçar kardeşlerine ‘’ devin evine gittiğimiz de döşeğin üzerine oturmayın ve bir şey içmeyin yoksa dev sizleri sarhoş edecek’’ dedi.
Akşam bunlar devin evine gidince iki kardeşi Neçar’ın sözünü dinlemiyor ve gidip döşeğin üzerine oturuyor, Neçar ise gidip tandırın yanına oturuyor.
Dev hemen yedi yılın şarabını getirip bunlara içiriyor, iki kardeş içip sarhoş oluyor. Neçar ise şarabı gizlice tandıra döküyor sürekli.
Dev yatınca Neçar hemen kardeşlerini alıp uzaklara götürüyor ve onların yerine devin iki kız kardeşini koyuyor. Gecenin bir yarısı dev kalkıp bunların başını kesiyor bir bakıyor ki yataktakiler kız kardeşleridir.  Arıyor tarıyor ama Neçar’ı bulamıyor. Neçar ise iki kardeşini alıp uzak bir ülkeye gidiyor.
Burada da aklını çalıştırıyor ve padişahın yardımcısı oluyor, iki kardeşi ise kaz sürüsüne bakıyor. Kardeşleri Neçar’ı kıskanmaya başlıyorlar.
Biz kazcı olduk Neçar ise padişahın yardımcısı oldu.
Bir gün izin isteyip padişahın divanına çıkıyorlar. Padişahım divanın bereketli görkemli olsun, fakat bir şey eksiktir.
Ne eksiktir diyor padişah
Dev’in atı da olsa tam görkemli olacaktır.
Nasıl olacak kim getirebilir atı.
Neçar getirebilir ancak.
Padişah emir verdi Neçar’a gidip atı getirmesi için, Neçar mecburen kalkıp gitti. Dev’in evine vardı ve samanlıkta gizlendi.
Akşam dev avdan dönünce burnuna insan kokusu geliyor.
Anne bana insan kokusu geliyor
Oğlum senin korkundan kim gelebilir buralara.
Gece olup dev uyuyunca, Neçar atı çalmak için harekete geçiyor lakin at buna bir türlü yol vermiyor, kişniyor, hopluyor, zıplıyor.
Gürültüyü duyan dev uyanıyor, bakıyor kimse yok bir ağacı alıp atı dövüyor ve yine gidip yatıyor.
Neçar ata diyor ki ‘’ sahibin seni sevmiyor ne kadar dövüyor, bırak seni götüreyim’’ böylece atı çalıp padişaha veriyor.
Sabah olunca dev bakıyor ki atını da çalmışlar. Anlıyor ki Neçar bu işi yapmış. Başına gelen her olayda daha çok üzülen devin gözlerine iyi görmemeye başlıyor.
Neçar’ın kardeşleri bakıyorlar Neçar sağ gelmiş. Hemen padişahın divanına gidiyorlar.
Padişahım dev’in atını getirdin karısını da getirsen daha güzel olacak.
Padişah yine Neçar’ı gönderiyor devin evine. Neçar gidip aynı yerinde gizleniyor.
Gece gizlice odaya girip devin karısının ağzını ve ayaklarını bağlıyor ve diyor ki ‘’ seni öldürmeyeceğim kendime götürüyorum korka sakın’’ yolda padişahın şehrine yaklaşırken ‘’ sen bacımsın anamsın seni kendime alamam padişahıma verebilirim ancak’’diyor.
Sabah kalkan dev karısını da göremeyince daha çöküyor.
Neçar’ın kardeşleri de bakıyorlar kardeşleri sağ selamet gelmiş, yine soluğu padişahın yanında alıyorlar.
Padişahım eğer hayat suyunun kaşığı da gelse tam olacak, o zaman hep genç kalacaksınız.
Kim getirebilir ki dedi padişah
Getirse ancak Neçar getirebilir kaşığı.
Padişah yine Neçar gönderdi devin evine.
Akşam dev eve gelince anne bana ademoğlu kokusu geliyor.
Oğlum senin korkundan kim gelebilir buraya.
Dev şüphelense de bir şey yapmıyor.
Gece olunca Neçar harekete geçiyor, kaşık da devin annesinin kucağında imiş. Neçar elini uzatıp kaşığı almak isterken anne dev uyanıyor ve bunu yakalıyor ‘’ oğlum kalk hırsızımızı yakaladım’’ diyor.
Dev hemen Neçar’ı yemeye niyetleniyor.
Neçar ‘’ ben kaç gündür gidip geliyorum çok zayıfladım benden bir tat almazsın, beni birkaç gün besle öyle ye’’ dedi.
‘’ doğrudur birkaç gün besleyeyim öyle yerim’’
Aradan birkaç gün geçiyor, dev tarlasına çalışmaya giderken annesine ‘’ anne sen bu hırsızı pişir öğle yemeğinde bana getir’’ dedi.
Annesi kalkıp Neçar’ı kesecekken, Neçar ‘’ beni böyle kesersen ben haram olurum, ikimizde soyunalım beni öyle kes ancak o zaman helal olurum’’ dedi.
Devin saf annesi bunun dediğini yapıyor ve soyunmakla meşgulken Neçar bunu kaynar tencerenin içine itiyor. Tencereye düşen anne dev haşlanıyor adeta.
Neçar bu alıp bir tencereye koyuyor, elbiselerini de üzerine giyiyor ve devin olduğu tarlanın yakınına gidiyor.
Dev’e seslenerek ‘’ gel yemeğini götür, ben eve gideceğim bir sürü işim var’’ diyor.
Dev gelip yemeği götürüyor. Yemeği yerken bakıyor ki bu kadın etidir. Ağlamaya başlıyor, evim yıkılsın bu adam annemi de bana yedirdi.
Neçar da kaşığı alıp padişaha gidiyor.
Kardeşleri bakıyor Neçar yine sağ kurtulmuş. Bunlar yine padişahın divanına gidiyorlar.
Padişahım artık hiçbir eksiğin kalmadı keşke devi de görseydin diyorlar.
Padişah yine Neçar’ı gönderiyor.
Neçar padişahtan, çivi, makara, kerki, keser ve bir tane teke postu, postun tüylerine asılmış ziller istiyor.
Padişah hepsini hazırlayıp Neçar’a veriyor.
Neçar gidip devin evinin üzerinde oynuyor
Dev diyor o kimdir damda
Ben ruh alanım gelmişim senin ruhunu almaya.
Dur o zaman kendime bir tabut yapayım öyle al beni
Sen yapma bende usta var
O zaman gönder gelip yapsın
Neçar, teke kılığında gelip tabutu yapıyor ve diyor ki ‘’ hele bir içine gir geniş mi dar mı bakalım’’
Dev tabutun içine girerken Neçar hemen tabutu çivilerle kapatıyor.
Biliyor musun ben Neçar’ım tüm bunlar ben başına getirdim.
Neçar devi alıp padişahın divanına götürüyor
Padişah ‘’ hele aç görelim devi’’diyor.
Hayır, açarsam bizlere ziyan eder.
Hayır, aç bize ne yapabilir ki diyor padişah.
Tabutu açınca dev çıktığı gibi şehrin içine dalıyor önüne çıktıysa yakıp yıkıyor, sonunda bir tek o ve Neçar kalıyor.
Neçar’ın peşine düşüyor, Neçar kendini bir değirmenin içine atıyor, dev de kendini peşi sıra atıyor.
Dev değirmenin içinde sıkışıp çıkamıyor, Neçar hemen nefti getirip değirmeni yakmak istiyor.
Dev diyor ‘’ ne olur beni hemen yakma bu şehre çok zarar verdim vebalinin altından kalkamam. Kulağımda üç tane inci var gel onları çıkar, biri kardeşlerinin, biri padişahın biri de şehir halkının ruhudur. Onları çıkarıp kırarsan hepsi yeniden canlanacaktır.
Neçar incileri çıkarıp devi de değirmenle birlikte yaktı.
İncileri getirdi, kardeşininkileri ve şehir haklininkini kırdı. Ama padişahın incisini kırmadı. Böylece kendisi de şehrin padişahı oldu.


 Masal NEHRİ

Namusun Özü


Bir zamanlar padişah hazırlığını yaptı yanına karısını, oğlunu ve vezirini alarak hacca gitti. Kızı Gülperi ve vekilini uyararak biz gelene kadar ülkeye sahip çıkmalarını istedi.
Padişah gittikten bir süre sonra vekili padişahın kızını çağırarak ‘’ benimle olacaksın, olmazsan seni öldürürüm’’ dedi.
‘’ sen babamın vekilisin nasıl böyle bir şey dersin, böyle bir söz duymamış olayım. Eğer babamın kulağına giderse seni boğdurur.’’
Hayır, ne olursa olsun benim olacaksın,
Gülperi baktı ki kurtuluşu yok ‘’ peki o zaman biraz dışarı çık bende hazırlanayım sonra gelirsin’’ dedi.
Vekil dışarı çıkar çıkmaz Gülperi hemen sarayın yedi kapısı kilitledi. Vekil ne yaptıysa kapı açılmadı yüzüne.
Vekil baktı ki kapı açılmayacak, kalkıp şehre gitti. Şehirde bir o yana bir bu yana gezinip durdu. Sonunda bir büyücünün kapısına gitti.
Büyücü kadına çok altın vererek ‘’ Gülperi’yi benim için kandırmanı istiyorum’’dedi.
Büyücü kadın gitti Gülperi’nin kapısına ‘’ canım kızım benim baban hacca giderken, sana göz kulak olmam için beni tembihledi, hele kapıyı aç içeri geleyim’’ dedi. Gülperi büyülenmiş gibi karşılık vermeden gidip kapıyı açtı. Büyücü kadın içeri girerken arkasından kapıyı açık bıraktı. Gülperi ile bir güzel ilgilendi etrafında gidip geldi ‘’ gel sana bir güzel de banyo yaptıralım’’ dedi.
Gülperi banyoda iken bunun elbiseleri alıp kapıya koydu. Tam o sırada vekil içeri girdi. Gülperi çok pişman halde neler döndüğünün farkına vardı. Vekile yalvarıp yakardı elbiseler için. Vekil elbiseler verdi. Gülperi hemen elbiseleri üzerine geçirdi. Büyücü kadında kalan paralarını alıp gitti.
Gülperi yine bir çıkış yolu aradı ve vekile yumuşak davranarak, ‘’öyleyse sende banyo yap bu şekilde beraber oluruz, ben kirli birini istemem’’ dedi. Duyu ısıtıp vekilin yanına koydu ve gidip sabun getirdi. Vekilin gözüne sabun kaçtı banyo sırasında bunu fırsat bilen Gülperi gizlice yanına getirdiği topuzu vekilin sırtına indiriyor. Vekil olduğu yerde bayıldı. Güpleri bunu alıp pencereden aşağı yuvarladı. Ve kendi kendine söz verdi babasının veya kardeşinin sesi gelmeyene kadar kapıyı kimseye açmayacağına.
Vekil kendine geldiğinde baktı ki perişan bir haldedir. Hemen üstünü başını toparladı, bir şeyler bulup giydi. Padişaha bir kâğıtta ‘’ kızın vezirin oğluyla yatıp kalkıyor, bu ayıbı nasıl temizleyeceğimi bilmiyorum’’ diye yazıp padişaha götürdü.
Padişahın dönmesine birkaç gün kalmıştı. Vekilinin geldiğini gören padişah çok sevindi, ülkesinden, şehrinden haber alacaktı. Ama vekilin moralinin bozuk olduğu görünce bir şeyler olduğunu anladı.
Hayırdır neyin var vekilim bu ne surat böyle.
Ne hayırı padişahım kızının yaptıklarına karşı çıkınca da kafamı kırdı, canımı zor kurtardım deyip, kâğıdı padişaha uzatıyor.
Padişah hemen oğluna emir vererek ‘’ git bu meseleyi hallet, gözüm onu görmek istemiyor’’ dedi.
Oğlu kalkıp şehre geldi ‘’ bacı kapıyı aç ben geldim’’ dedi.
Kardeşinin sesini tanıyan Gülperi koşup kapıyı açtı ve kardeşine sarıldı.
Kardeşinin eli gitmedi Gülperi’yi öldürmeye ‘’ hadi kalk gidiyoruz bacı, babamız geliyor onu karşılamaya gidiyoruz’’dedi.
Hazırlıklarını yapıp yola çıktılar.
Kardeşini öyle bir yoldan götürdü ki gidişi olup dönüşü olmayan bir yoldu. Üç gün üç gece yol gittiler. Çok yorulmuşlardı, artık yürümeye halleri kalmamıştı.
Çeşmenin başında oturup dinlendiler. Sudan içtiler, yemeklerini yediler. Bitkin düşen Gülperi başını kardeşinin dizinin üzerine koyarak uykuya daldı. Kardeşi yavaşça başını dizinin üstünden kaldırıp heybenin üzerine koydu.
Yolda gelirken avladığı birkaç hayvanın kanını Gülperi’nin elbiselerine sürdü.
Gülperi uyandığında baktı kardeşi yok. Çok üzüldü ağladı, sızladı, kendini dövdü çaresizce. Ses falan duyunca çeşmenin yanındaki ağaca tırmanıyordu.
Aradan bir gün geçmişti, uzaklardan gelen bir kervan çeşmenin yakınında konakladı. Kervanın sahibi yardımcılarını göndererek çeşmeden su getirmelerini istedi. Suyun başına gelen hizmetçiler baktılar ki suda bir yüz var ay desen ay değil, güneş desen güneş değil, gece vakti bu güzel sürattir suya yansıyor bir türlü anlayamadılar. Hizmetçileri bekleyen Evdal bey baktı bunlar gelmiyor, diğer hizmetçilere emir vererek ‘’ hele gidin bakın ne oldu bunlara neden gelmediler. Susuzluktan kırıldık burada’’ dedi.
Gidenler gelmiyordu Evbal bey son çareyi kendisi de gitmekte buldu. Çeşmenin başına gelerek ‘’ ne yapıyorsunuz burada, hepinizi Allah belasını vermesin’’
Efendimiz suda gördüğümüz şekil bizi hayrete düşürmüş
Suda ne varmış ki deyin suyun başına dikildi.
Ahmaklar bu şekil suda değil havadadır, suya yansıyor
Yukarı dönüp baktığında ne görsün peri misali bir kız ağacın başında duruyor.
‘’Eğer sen bir peri isen git yok eğer ademoğlu isen in aşağı’’dedi.
Gülperi aşağı indi. Evdal bey kızı da yanına alarak götürdü. Bekar olduğu için kızla da evlendi. Ama götürürken sorgulamadı, kimsin nerden geldin bu dağ başına hiçbir şey sormadı Gülperi’ye. Gülperi’de bu duruma çok alındı ve kendini dilsiz gösterdi kimseyle konuşmadı.
Evdal bey düşünüp taşındı canım bu ağacın başındayken lal değildi şimdi neden böyle yapıyor diye düşünüp durdu.
Baktı çaresi yok kalktı yaşlı birinin yanına gitti.
Yaşlı kadın buna dedi ki ‘’ git bir elma al ve götür kuçuk oğluna ver kendine bahçede bir yere gizlen’’.
Evdal bey elmayı getirip küçük oğluna verdi. Büyük oğlan kardeşinin elindeki elmayı görünce elinden almak istedi. Ve iki kardeş elma yüzünden dalaşıp kavga ettiler.
Pencereden durumu gören Gülperi dayanamadı ‘’ niye babanızın malı yoktu, yoksa şehirde elmamı kalmamıştı da bir tane elma almış’’ dedi.
Daha sözünü bitirmeden Evdal bey ortaya çıktı ‘’ ey Allah’ın kulu neden bunu bana yaparsın’’dedi.
Ne için konuşacaktım ki, beni alıp getirdin ama bir gün sormadın kimsin nesin nereden gelirsin. Onun için bende kendimi dilsiz lal gösterdim.
Başından geçenleri anlattı Evdal beyin ısrarı üzerine.
Aradan birkaç gün geçti Gülperi, Evdal beyden babasının evini ziyaret için izin istedi.
Evdal bey onu kırmadı, hemen hazırlıkları yaptı. Yanına birkaç asker ve vezirini vererek eşini yolcu etti.
Bunlar yedi gün yol gittiler, sekizinci gün aynı çeşmenin başına gelip konakladılar.
Vezir askerlere emir vererek ‘’ her biriniz bir tepenin başında nöbet çadırınızı kurun, beyimizin hanımının başına bir şey gelmesin. Sonra yüzü kara çıkmayalım’’ dedi.
Gecenin bir vakti vezir çadırından çıkarak Gülperi’nin olduğu çadıra geldi ve ‘’ benimle birlikte olmalısın’’ dedi
Vezirim yapma sen kocamın en yakın adamısın nasıl böyle bir şey yaparsın.
Onu bunu bilmem benimle birlikte olacaksın.
Beni de öldürsen hiçbir zaman böyle bir şey yapamam.
Gülperi yanında iki oğlunu da getirmişti.
Eğer bırakmazsan küçük oğlunu öldürürüm
Öldürsen de bu iş olmaz.
Vezir gitti küçük oğlanı uykuda öldürüp tekrar geldi.
Bak eğer bırakmazsan büyük oğlanı da öldürürüm.
Öldürsen de hiçbir zaman bu iş olmaz.
Vezir büyük oğlanı da öldürdü.
Bırakmazsan seni de öldürürüm.
Gülperi baktı ki vezir illa buna leke sürecek.
Peki, o zaman bırak dışarı çıkıp biraz nefesleneyim. Sonra ne istersen yap.
Hayır, dışarı çıkarsan gidip askerlere haber verirsin, gel beline ipi bağlayacağım öyle dışarı çık ve hemen gel.
Gülperi dışarı çıkar çıkmaz, belindeki ipi söküp bir ağaca bağladı ve elbiselerini aldığı gibi babasının evinin yolunu tuttu.
Biraz bekleyen vezir sabırsızlanarak ‘’ yahu kadın nerde kaldın hadi gel’’ dedi.
İpi çekmeye başladı ama ip gelmiyordu. Şüphelendi ve dışarı çıktı. Baktı ki ne kadın var ne de bir şey. Hemen bağırıp çığırmaya başladı ‘’yetişin askerler yaratıklar beyimizin çocuklarını öldürüp karısını da götürdüler.
Aynı yalanı gidip padişaha anlatır.
Gülperi’ de babasının ülkesinin sınırlarına girmiş, şehre yaklaşmıştı. Yolda bir çobana rast geldi ‘’ çoban kardeş bana bir koyunu kes ve işkembesini var sana tüm takılarımı altınlarımı vereceğim’’ dedi.
Çoban bir koyunu kesip işkembesini de Gülperi’ye verdi ve ‘’ bacı senden para falanda istemiyorum, çok iyi birisin gel bacım ol yeter benim için’’ dedi.
Sağ olasın ama ben kalamam gitmem lazım
Peki, o zaman yolun açık olsun, senden para falanda istemiyorum.
Gülperi, koyunun işkembesini kurutup kafasına geçiriyor ve kendini kel bir oğlan gibi göstererek, babasının evinin hizmetçisi oluyor.
Aradan birkaç gün geçiyor, Gülperi bakıyor ki Evdal bey, veziri ve yolda gördüğü çoban gelip saraya misafir oluyorlar.
Akşam divanda toplanıp sohbet ettiler konuştular. Evdal bey kel oğlana dönerek ‘’ hele bize bir hikaye anlata dinleyelim’’ dedi.
Ben hikâye bilmem beyim en iyisi ben gidip işlerimi yapayım.
Yok, vallahi söyleyeceksin, keloğlanların masalları çok güzel oluyormuş.
‘’O zaman bana söz verin ben anlattığımda hiçbiriniz dışarı çıkmayacak’’ dedi ve başladı anlatmaya.
Önce vekil ile arasında geçenleri hikâye diye anlatmaya başladı.
Canım bu ne biliyor hikâye anlatmayı, bırakın gitsin ben daha güzelini anlatırım dedi vekil.
Kızın babası durumun farkına varıyor ki keloğlan kendi kızıdır, ‘’ susun hele anlatsın bakalım hikâyedeki kızın başına neler gelmiş’’ dedi.
Keloğlan anlatmaya devam ediyor Evdal beyle yaşananları da.
‘’Vay keloğlan bu hikayedeki benim karımdır ben onun izini arıyordum’’ dedi Evdal bey.
Sıra Evdal beyin vezirine sıra gelince yerinden hopluyor ‘’ canım bu keloğlanı getirmişsiniz buraya ne anlar hikâyeden bırakın ben daha güzelini anlatırım’’ dedi.
Sus vezir anlatsın dedi Evdal bey.
Anlatmaya başladı keloğlan çobana kadar hepsini.
Çoban da konuşmaya başlıyor ‘’ vallahi bu benim bacımın hikâyesidir’’ dedi.
Keloğlan ‘’ bundan sonra kız nereye gittiğini hatırlamıyorum artık’’ dedi.
Evdal bey ve keloğlanın ayaklarına kapandı ne olur kızın nereye gittiğini söyle.
Keloğlan başındaki postu çıkararak aha da işte benim.
Her şey ortaya çıktı. Padişah hemen kendi vekilini ve Evdal beyin vezirini idam ettiriyor.
Çobanı da Evdal beyin veziri yapıyorlar. Padişahın damadı olan Evdal eşi Gülperi’yi tekrardan alıp ülkesine gidiyor.


 Masal NEHRİ

Muhammed Zindani


Bir zamanlar bir padişah varmış, Muhammed adında bir oğlu varmış. Muhammed on dört on beş yaşlarındaydı. Bir gün kalkıp babasının huzuruna çıkarak ‘’ baba ben bugün bir rüya gördüm.
Oğlum ne rüya gördün söyle bakalım.
Muhammed babasının sorusunu cevap vermeyip rüyayı yorumlamadı.
Hayır söylemiyorum.
Ertesi gün yine babasını huzuruna çıktı ve divan üyelerinin karşısında bir rüya gördüğünü söyledi.
Evladım hele söyle rüyan nedir yorumlayalım.
Rüyayı yorumlamadan divanı terk etti yine.
Babası çok sinirlendi, oğlum divanımın önünde sözümü dinlemiyorsa yardımcılarım nasıl sözümü dinleyecekler.
Oğlunu tekrardan divana çağırarak ‘’ bana gördüğün rüyayı yorumla yoksa seni öldüreceğim’’ dedi.
Muhammed rüyayı yorumlamadı.
Padişahta dört cellâda emir vererek, oğlunun götürülüp ormanda öldürülmesini istedi. Kanlı gömleği de kendisine getirmeleri söyledi.
Cellâtlar Muhammed’i alıp ormana gittiler. Bir taraftan da genç delikanlıya kıyamıyorlardı.
Muhammed biz seni öldürmeyeceğiz, senin yerine bir tilkiyi öldürüp elbiselerini de onun kanına sürerek götürüp babana göstereceğiz. Sen de babanın ülkesinden çık uzaklara git, eğer seni görürse hepimizin sonu olur. Muhammed’i yolcu ettikten sonra kanlı elbiselerini getirip babasına gösterdiler. Babası elbiseyi görünce cellâtlarına inandı.
Muhammed ise ormanın için de hızlıca yol almaya başladı. Karanlık çökmeden meşelikten çıkmak istiyordu. Ama başaramadı gecenin karanlığı üzerine çöktü vahşi hayvanların korkusundan bir ağacın başına çıktı. Sabaha kadar soğuktan titredi.  O gün de batı ülkesinin padişahının oğlu da ormana ava gelmişti. Dürbünle etrafı yoklarken ağacın üzerindeki Muhammed’i gördü.
Hemen hizmetçilerine seslenerek ‘’ gidin bakın o nedir kimdir, eğer âdemoğlundan ise benim kısmetimdir, hayvan ise sizin kısmetinizdir’’ dedi. Hizmetçiler gidip baktılar ki bu daha yeni yetişen bir delikanlıdır. Alıp padişahın oğluna getirdiler, padişahın oğlu bu delikanlıyı çok sevdi ve şehrine getirdi. Hizmetçilere emrederek götürüp hamamda yıkatmalarını istedi. Hizmetçiler de Muhammed’i hamamda bir güzel yıkadılar. Padişahın oğlu kız kardeşi Mirnigar’a yeni kardeşliği için güzel bir elbise getirmesini istedi.
Muhammed artık sarayda yaşamaya başladı. Padişah ve etrafındakiler onu çok sevdiler, ev halkından biri saydılar. Mirinigar ve Muhammed beraber gezdiler oynadılar derken gizliden gizliye birbirlerini sevmeye başladılar.
Bir gün Muhammed batı ülkesindeki padişahın oğluna ‘’ ben bu gece bir rüya gördüm’’ dedi.
Rüyanı anlata dinleyelim dedi.
Muhammed yine rüyasını anlatmadı.
Ertesi gün padişahın divanına çıkarak ona da bir rüya gördüğünü söyledi.
Padişah ta anlat dinleyelim dedi.
Muhammed ona da rüyayı anlatmadı. Padişah bu duruma çok sinirlendi. İnada bindi emir verdi Muhammed’i taş zindana attırdı. Her gün yarım ekmek ve yarım bardak su verilmesini emretti.
O günden sonra Muhammed’e Muhammed Zindani denildi.
Mirnigar, Muhammed’in zindana atılmasını duyunca çok üzüldü, kendini harap etti. Ama sonra düşündü ki böyle yaparsa Muhammed’e bir yardım edemeyeceğini anladı. Muhammed’in zindan da çürümemesi için gizlice ona yemek götürmeye başladı. Sonra da çarşıya gidip dört kişi tuttu ve gizlice tünel kazmalarını istedi. Böylece zindandan kendi odasına kadar tünel kazdırttı ve geceleri görüşmeye başladılar. Geceleri sabaha kadar görüştüler, gülüştüler ve şakalaştılar sabaha karşı da Muhammed tekrar zindanına gitti. Bir yılı böyle geçirdiler. Derken bir gün doğu ülkesinin padişahı batı ülkesinin padişahına aynı boyda, kiloda ve renkte üç at gönderdi. Bunlardan hangisinin yavru tay ve büyük tay olduğunu çıkarmasını istedi eğer bilmezse kendisinden yedi yıllık haraç ve kızı Mirnigar’ıda oğluma eş olarak alacağım.
Padişah bu mektubu okuyunca hemen tüm vezirleri, danışmanları ve kızı Mirnigar’ı çağırdı toplantıya. Kimi tay kısrak, kısrağa tay dedi, ne yaptıysalar atların yaşlarını birbirinden ayıramadılar.
O gece Mirnigar morali bozuk bir şekilde babasının divanından ayrıldı. Odasına gelirken baktı ki Muhammed kanepe de oturmuş onu bekliyor. Muhammed, Mirnigar’ın moralsiz ve üzgün olduğunu görünce ‘’ ne oldu gözümün nuru neden üzgünsün’’ dedi.
Bu gece belki son görüşmemiz olacak, doğu padişahının sorusunu da Muhammed’e anlattı.
Muhammed gülümseyerek ‘’ Mirnigar’ım üzülme keyfini bozma ben sabaha kadar bir çaresini bulurum’’ dedi.
Bu sözleri duyan Mirnigar’ın keyfi yerine geldi.
Sabaha karşı Muhammed kalkıp zindanına gitmeye yöneldi, bu sırada Mirnigar ‘’nereye gidiyorsun hani bana cevabı verecektin, yoksa beni artık görmek istemiyor musun’’dedi.
Babanın gözleri çıksın senin hatırın için cevabı söyleyeceğim yoksa söylemezdim.
Üç atı da götürün bir ahıra koyun. Üç gün bunları aç ve susuz bırakın, üçüncü gün bunları çöle bırakın o zaman en büyük at en öne düşecektir, taylarda yaşlarına göre peşinden sıralanacaklardır.
Her birinin yaşına göre boyunlarına farklı renkte ip bağlayarak yaşlarını belirtip öylece gönderin doğu ülkesinin padişahına.
Muhammed’in dediği gibi yapıp atları gönderdiler.
Doğu ülkesinin padişahı durumu görünce şaşırdı. Bu defa da boncuk gönderdi ve yanında kilometrelerce uzun karmakarışık bir ip gönderdi bu boncukları düzgün bir şekilde ipe geçirmelerini istedi. Eğer yapmazlarsa eski tehdidinin geçerli olduğunu tekrarladı.
Divan yine toplandı ama bir şey yapamadılar.
Mirnigar yine Muhammed’in yanına gidip durumu bildirdi. Muhammed’e nasıl yapacağını anlattı.
Sabah Mirnigar babasının divanına çıkarak boncuğu ve ipi getirmelerini istedi.
Mirnigar ipi yağlayarak boncuğu geçirdi. İpe geçen boncuk kaya kaya diğer uca kadar gitti. Böylece Mirnigar tüm boncukları ipe geçirip iki ucunu birbirine bağladı.
Ve doğu ülkesinin padişahına göndermelerini istedi.
Doğu ülkesinin padişahı ip görünce çok sinirlendi ve ‘’ demek bu padişahın çok akıllı danışmanları var, soru yoluyla değil kuvvet yoluyla yenerim artık’’ dedi.
Adamlarına emir vererek beş yüz kilo ağırlığında bir kalkan ve yüz kilo ağırlığında bir mızrak yapmalarını istedi.  Bunları batı ülkesinin padişahına göndererek ‘’ bu mızrağı fırlatıp kalkandan geçireceksiniz yoksa eski sözüm hala geçerlidir’’ dedi.
Batı ülkesinin padişahı kalkanı ve mızrağı görünce ülkesindeki ülkesinde ki tüm pehlivanları çağırdı. Pehlivanlar mızrağı kaldırmaya çalışıyorlardı ama ancak diz boyu kaldırabiliyorlardı. Kimi ise kaldırıyor fakat ileriye fırlatamıyordu. Köylüler ve şehirlilerde sıraya girdi lakin kimse beceremedi.
Tüm bunları gören Mirnigar’ın canı sıkıldı ve kalkıp evine gitti. Onun moralsiz halini gören Muhammed durumu sordu, Mirnigar’da meseleyi aynen anlattı.
Muhammed dedi ki ‘’ git babana söyle zindandakileri de getir belki onlardan biri yapar, eğer beni de götürseler o zaman bir çaresine bakarım.
Mirnigar babasına gidip zindandakilerin yapmasını teklif etti, padişah hemen emir vererek tüm tutukluların meydana getirilmesini istedi. Meydana gelen mahkûmların hepsi bir deri bir kemik kalmışlardı fakan Muhammed ise bir pehlivan misali canlı görünüyordu. Onu görenler gözlerine inanamıyorlardı. Zindan da nasıl olurda böyle diri kalabilirdi.
Hangi mahkum geldiyse mızrağı yerinden bile kaldıramadı. Sıra Muhammed’e gelmişti Muhammed’ de mızrağı kaldırmaya çalıştı ancak diz boyu kaldırabildi tekrar yere attı. Duruma çok şaşıran Mirnigar çok üzüldü dayanamadı gözyaşlarını tutamadı.
Muhammed göz altından Mirnigar’a baktı, Mirnigar’ın ağladığını görünce gücünü toparladı tekrardan mızrağı aldı ve üç adım geri geri gidip mızrağı fırlattı. Mızrak kalkanı delip diğer tarafa geçti.
Mızrağı ve kalkanı bu şekilde doğu ülkesinin padişahına gönderdiler. Padişah vaziyeti görünce deliye döndü böyle olmaz ben o padişahın danışmanlarını alıp onları yok etmeliyim dedi.
Muhammed Zindani’ye mektup göndererek kendi  ülkesine davet etti.
Muhammed’de padişahından ve Mirnigar’dan müsaade isteyip yola çıktı.
Muhammed Zindani yolda giderken birkaç kişiye rastladı, bunların isimleri şöyleydi: hiç doymayan, kulağı büyük, kavalcı, susuz kalan, hiç ısınmayan ve dağ alıp dağ üstene koyan adam adındaki insanlarla tanıştı.
Bunlar Muhammed Zindani’den kendilerini de yol arkadaşı edinmesini istediler.
Doğu ülkesine beraber gittiler.
Padişaha haber verdiler ki batı ülkesinin danışmanları ve pehlivanları gelmiş diye.
Padişahta hemen misafirlerini kabul etti.
Akşam bir koyun kesip bunlara gönderdi. Hiç doymayan her arkadaşına bir tabak et koydu. Kalan eti de birkaç lokma da yedi
Sabahla birlikte bağırıp çığırmaya başladı.
Padişahın evi yıkılmasın akşamdan beri bizi aç susuz bıraktı.
Padişah hizmetçilerini çağırarak ‘’ hemen gidip iki tane koç bir tane ineği kesip bunların önüne koyun’’ dedi.
Akşam hizmetçiler misafirlerin önüne yemekleri koydular.
Sabah olunca hiç doymayan yine ‘’ padişahın evi yıkılması bizi aç susuz öldürdü.
Padişah durumu duyunca çok şaşırdı. Hizmetçilerini çağırarak ‘’ bunları götürün başka bir odaya koyun ve gece üzerlerine su açın boğulsunlar’’ dedi.
Kulağı büyük, arkadaşlarına bağırdı susun, Padişah niyetlenmiş bu gece bizi öldürecek dedi.
Susuz kalan ‘’ telaşlanmayın hiç akşam ola hayrola’’ dedi.
Akşam olunca bunları başka bir odaya koydular.
Akşam havalandırmadan bunları üzerine suyu açtılar. Su açılınca Susuz kalan, ağzını suya dayadı, su sanki yerin dibine batıyormuşçasına kayboluyordu. Vaziyet sabaha kadar böyle devam etti.
Sabah olunca padişah suyun kesilmesi için adamlarına emretti.
Kendi kendisine de şimdi bunların hepsi boğulmuşlardır, cesetleri su yüzünde yüzüyor dedi.
Misafirler dışarı çıkıp yine havar havar etti, padişahın evi yıkılmasın bizi aç bıraktı ve bir damla su bile vermedi dediler.
Padişah bunları duyunca çok şaşırdı ve hemen adamlarına emretti ‘’ bunları başka bir odaya koyun üstlerinde ateş yakın sabaha kadar kömür olsunlar’’ dedi.
Kulağı büyük, padişahın dediklerini yine duydu ve durumu arkadaşlarına bildirdi. Hiç ısınmayan, telaş etmeyin sıra bendedir. Dedi
Akşam oldu bunları yeni odaya koyup etraflarına ateş yaktılar. Baktılar ayaklarının etrafı ısınıyor, duvarlara doğru gittiler, duvarlarda çok ısınmıştı. Yaslananı yakıyordu adeta, bağrışmalar başladı. Hiç ısınmayan, devreye girdi duvarlara bir üfledi duvarlar iç tarafı buzla kaplandı. Bu defa üşümekten titrediler.
Sabaha karşı padişah ateşi söndürmelerini emretti.
Sabah padişahın adamları bunların yanan cesetlerini atmak için kapıyı açtılar, hepsi birden ‘’ padişahın evi yıkılsın bize yemek vermiyor anladık bizi neden soğuk bir yere koyuyor, sabaha kadar donduk burada.
Padişah baktı bunlarla baş edemeyecek, adamlarını çağırarak ‘’ akşam bunları davet edin yemeklerine zehir koyun ancak böylece kurtulabiliriz’’ dedi.
Kulağı büyük, yine söylenenleri duydu ve durumu arkadaşlarına bildirdi.
Kavalcı, Muhammed Zindani’ye ‘’ akşam onlar bizi çağırdıklarında, deyin ki bizler kaval dinlemeden yemek yemeyiz, ondan sonrasını bana bırakın’’dedi
Öyle de oldu akşam padişah bunları divanına çağırdı, kavalcı kavalını çaldı bunların beyinleri büyülenmiş gibi farkına varmadan önlerindeki yemekler değişti.
Padişah ve vezirlerinin hepsi öldü.
Muhammed Zindani ve arkadaşları da kalkıp evlerine doğru gitmek için yola koyuldular. Dağ dağ üstüne koyan’ da kaklı padişahın sarayını halatla sardı kızı ile birlikte yüklendi sırtına. Yolun ortasında diğer arkadaşları izin isteyip işlerinin başına gittiler. Muhammed Zindani ve Dağ da üstüne koyan yalnız kaldılar. İkisi de birlikte batı ülkesine gittiler. Batı ülkesinin padişahı sabah kalkınca gözlerine inanamadı bir baktı ki Muhammed Zindani gelmiş ve yanına doğu ülkesinin sarayını da almış. Muhammed Zindani padişaha selam vererek huzuruna çıktı ‘’ padişahım doğu ülkesinin padişahını alt ettim, ve kızını oğluna sarayı da kendime alıp getirdim. Padişah çok sevindi ve kızı Mirnigar’ı da Muhammed Zindani’ye helallik verdi yedi gün yedi gece düğün yapıldı.
 Ben o zaman rüyamda görmüştüm ki bir elimde ay, bir elimde güneş var, rüyamın yorumu da şudur: artık hem batı ülkesinin hem doğu ülkesinin sahibiyim.


 Masal NEHRİ

Arap mirinin hikâyesi

                      Arap mirinin hikâyesi


Bir gün üç arkadaş denizci olabilmek için yollara düştüler.
Az gittiler, çok gittiler akşam bir Arap mirinin evine misafir oldular.
Mir bunları karşıladı,
-Uğurlar olsun nereye gidiyorsunuz gençler.
-Biz denizci olmaya gidiyoruz.
-Evlatlarım denizci olmayın, denizcilik tehlikeli bir şeydir, ondan bir hayır göremeyebilirsiniz. Bu sevdadan vazgeçin gençler.
- Gitmemiz gerekiyor Mirim geçimimizi sağlamamız lazım.
- Size ben rızkınızı vereyim, gitmeyin denizciliğe.
-Olmaz gidip kendi rızkımızı kendimiz kazanacağız.
-Evlatlarım, bir gün bende iki arkadaşımla birlikte sizin gibi denizci olmak için yollara düştük.  Gemiye binip denizlere açıldık. Denizin ortasına geldiğimizde bir rüzgâr kalktı, fırtına oldu. Gemimiz parça parça oldu. Ve arkadaşlarım da denizde kayboldular. Bende bir tahta parçasına tutunarak hayatta kalmaya çalıştım. Gece boyunca tahtanın üzerinde yoldu oldu. Sonunda bir adanın kıyısına vardım. Tahtamı karaya çıkardım ve adanın içini gezmeye başladım. Adada birkaç meyve dışında yiyecek bir şey yoktu.
Günlerin böyle geçip gidiyordu. Bir dikkatimi çekti baktım ki denizden bazı insanlar kumun üzerine çıkıp süre oynadıktan sonra tekrar denize geri dönüyorlar.
Bende gidip kumu kazı altına gizlendim. Deniz insanları tekrar geldiler. Bunlar tam dönecekken ben birinin ayağından tutup kendime çektim. Baktım ki bir kadındır. Onu kendime eş ettim. Aradan birkaç yıl geçti, iki çocuğumuz oldu. Çocuklarımız her gün büyüyordu.
Eşim bir gün yanıma gelerek ‘’ kaç yıldır yanındayım ama hiç bırakmıyorsun denize gireyim’’dedi.
-Eğer gönlün istiyorsa gidelim denizin yanına, sende denize gir.
Denizin yanına gittik ve eşim de denize girdi.
-Oğlanın birini gönder beraber yüzelim
-Sen bilirsin biri yanına gelsin.
Eşim gelip birini götürdü bir yanımda kaldı. Biraz daha yüzdükten sonra yine bana seslenerek ‘’diğer oğlanı da gönder yüzelim, korkma nereye gidebiliriz ki ‘’ dedi.
Bende rahatlamıştım artık, diğer oğlan içinde izin verdim.  Bir süre denizde yüzdüler, bir baktım denizin içine doğru kaybolup gittiler. Çok üzüldüm. Hemen gidip tahtamı getirdim ve denize açıldım. Zaten adada ölecektim hiç olmazsa karaya çıkma yolunda öleyim dedim.
Birkaç gün tahtanın üzerinde denizde gidip geldim artık kendim den geçer hale gelmiştim ki tahtam bir kara parçasına oturdu. Tahtayı orada bırakıp gittim.
Akşam bir köye vardım ve bir eve misafir oldum. Otururken birde ne göreyim ala bir köpek gelip minderin üzerine uzandı. Kadına dedim ki ‘’ bacı bu ne köpektir.’’
-Bu köpek benim eşimdir.
-Nasıl senin kocan olabilir.
-Bizim tarafın kadınları erkek çocuklarını köpek olarak doğururlar, kızları da aynı kız olarak doğururlar.
Çok şaşırmıştım, duruma alışmaya çalışıyordum.
Yatmaya kadın yanıma gelerek ‘’ kocam diyor ki misafirimiz yanımızda çalışır mı? ‘’
-Olur, yanınızda çalışırım.
Onların yanında kalıp çalışmaya başladım.
Zamanla kadınla aramız iyi olmaya başladı ve onunla birlikte oldum. Birlikte kaçalım dedi, bende bir gece yarısı kadını alıp yollara düştüm.
Yolda karşımıza bir dağ çıktı bana dedi ki ‘’ bu dağın adına nika dağı derler buranın sınırına vardık mı kurtulduk demektir. Köyden çok uzaklaşmıştık ki bir de ne görelim köyün tüm köpekleri peşimize düşmüşler. Dağa doğru kaçmaya başladık. Kadın arkada kaldı, kadını yakaladıkları gibi paramparça ettiler. Kendi dağa attım köpekler bana yaklaşamadılar, ulumaya başlayıp gerisin geri çekip gittiler.
Bu yeni ülkeye doğru yol almaya başladım. Köyün birine giderek bir eve misafir oldum. Ev sahibi köyün çobanı olmamı istedi. Bende kabul ettim ve çoban oldum.
Üç dört ay köyde çobanlık yaptım. Koyunları sahibi beni evlendi. Yaşadığım köyün bir adetleri vardı. Karı veya kocadan hangisi ölürse eşi de onunla beraber gömülürdü.
Bir akşam ben koyunlarımı getirirken baktım ki üç dört kişi geliyor. Ben yakaladılar. Ve bir şey dememe fırsat vermeden alıp götürdüler.
-Beni neden götürüyorsunuz.
-Karın ölmüş onun için seni de gömeceğiz
Sabah oldu cenazeyi aldılar, benimde yanıma kırk günlük ekmek koyarak onunla beraber götürdüler. Bizi bir kuyunun başına getirdiler ve içine atarak üstümüzü tekrar kapattılar. Benden iki gün önce padişah ölmüştü onun da karısını beraberinde gömmüşlerdi. Padişahın karısı benim sesi duyup yanıma geldi. Birkaç gün böyle sürdürdük. Karanlığın içinden bir tıkırtı gelmeye başladı.
Elimi gezdirdim ve anladım ki bu bir tilkidir, bunun kuyruğundan tutup takip etmeye başladım. Kadında peşimden elbiselerimi tutarak ilerliyordu.
Tilki gitti bir delikten çıktı ama çıktı delik bir uçurumdu. Oradan inmemiz imkânsızdı aşağıda deniz vardı ve korkuyorduk atlamaya. Tilki kayaların üzerinden zıplayıp gitti gözden kayboldu. Benle kadın çaresizce deliğini çıkışında bekledik.
Denizin içinden birden eski karım ve çocuklarım çıktı
Bana dedi ki ‘’ bize dokunmasan gelip seni oradan kurtarırız’’. Ben de söz verdim bir şey yapmayacağıma. İki çocuğumla geldi ve bizi aldıkları gibi götürüp denizin kenarına bıraktılar.
Kadınla birlikte yola koyulup sonunda evimize gelebildik.
-Size diyorum gitmeyin, başınıza kötü şeyler gelmesinden korkuyorum. Her birinize birkaç altın vereyim gidin evinize
-Hayır, gitmemiz gerekiyor.
-Peki, o zaman size bir meselemden daha bahsedeyim. Bir gün yine üç arkadaş kalkıp meşe ormanına gittik. Az gittik çok gittik, bir baktık ki uzaktan bir duman yükseliyor. Merak edip yaklaştık. Vadinin içinde bir oyun sürüsü ve başlarında bir dev vardı.
Koyunları mağaraya götürdük. Biraz yaklaştığımızda fark ettik ki dev kördür.
Yavaşça içeri girdik, kokumuzu alan dev ‘’ sizleri gökte ararken yerde buldum ancak elime geçtiniz’’ dedi ve yeni bir ateş yaktı. Ateşin üstüne tenceresini koydu. Güzel bir kadında bunun yanına gelip ekmek koyup tekrar gitti.
Bir şişi alıp ateşin içine koydu, şiş güzelce ısındıktan sonra şişi bir arkadaşım karnından sokup diğer tarafından çıkardı. Ve arkadaşımı ekmeğin arasına sarıp yedi.
Biraz bekledikten sonra şişi yine ateşin içine koydu ve aynı şekilde öbür kardeşimi de yedi. Yalnız başıma kaldım.
Aynı şekilde şişi ateşe tekrar koydu. Kendi kendime dedim ki evim yıkılsın bu beni de yiyecek birazdan.
   Ateşin yanına yan uzanmıştı, baktım ki dev kendinden geçmiş uyuyor.
Yavaşça kalktım ve şişi ateşin içinden çıkarıp gözlerinin üzerine bastırdım dev yerinden zıpladı. Aradı taradı beni bir türlü tutamadı. Bende koyunların için girip gizlendim. Sabah oldu dev kapıda bacaklarını açarak tek tek kontrol edip öyle dışarı saldı. Ben de koyunların içindeki tekeyi kesip postunu üzerime geçirdim zilini de boynuma takarak devin bacaklarının arasından dışarı çıkabildim. Biraz uzaklaştıktan sonra ‘’ bu tarafa gel’’ dedim.
Sesimi duyan dev peşime düşmeye başladı. Uçurum kenarına gidip yine buraya gel dedim. Dev gelince kenara çekildim. Aşağıya düşen dev paramparça oldu. Bende koyunları ve kadını kendime alıp geldim.
Mir yine gençlere gitmeyin bir hayır bulamazsınız dedi.
Gençler yine aynı kararlılıkla gideceklerini söyleyince mir başından geçen başka bir hikâye anlatmaya başladı.
Bir gün yine arkadaşlarımla hırsızlık yapmak için yola çıktık. Az gittik, çok gittik. Bir mezarlığın yanına vardık ama bir tuhaflık olduğunu gördük. Tüm mezarlık ehli boğazına kadar gömülü kafaları dışarıdaydı sadece. Bir de ne görelim at üzerinde bir dev yanında da bir köpek son sürat bize doğru geliyorlar.
Bizleri yakalayıp boğaza kadar toprağa gömdü. Ve köpeği yanımızda bırakıp gitti. Gece oldu baktım ki köpek bir arkadaşın önün kazarak karnını deşip onu yedi.
Birkaç saat sonra diğer arkadaşımı da aynı şekilde öldürüp yedi.
Bir süre sonra köpek benim etrafımda gidip gelmeye başladı. Toprağımı kazmaya başladı. Bende yavaşça ağzımla kulağını tuttum. Köpek bir o yana bir bu yana sallandı ama onu bırakmadım. Bir kolum dışarı çıktı. O elimle toprağı atıp dışarı çıkabildim.
Köpeği de öldürdüm tabiî ki. Dev gelecek diye çok korkuyordum. Mezarlıktaki ağacın üzerine çıktım.
Baktım dev yine geliyor. Köpeğin öldürüldüğünü görünce çok sinirlendi sağa sola baktı bulamadı beni. Başını kaldırıp ağaca bakınca beni fark etti.
-İn aşağı
-Senden korkuyorum. Attan in ve kılıcını atın üzerinde bırak o zaman inerim
Dediğimi yapıp attan indi ve biraz ilerde bekledi. Ben de yavaş yavaş aşağı inmeye başladım. Ağacın ortasına geldiğimde atın üzerine zıpladım. Kılıcı aldığım gibi devin kafasını yerinden uçurdum.
Başıma bir bez sarıp, atı serbest bıraktım. At beni alıp direk devin evine gitti. Kapıyı çaldım eşi çıktı dışarıya.
Eşine dedim ki ‘’ devi öldürdüm’’
-İyi yapmışsın Allah senden razı olsun. Çok zalim biriydi.
Kadın bana da bir küp altın vererek beni yolcu etti. Bende çıkıp evime geldim.
Mir sonunda gençleri ikna edebildi. Gençlerin rızkını verip onları evine gönderdi.



Masal NEHRİ