Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bilge Balık ve Ağ


Döt mevsim, on iki ay fıratın azgın sularında, yüzlerce balık çeşidi durmadan akan bu nehirde yaşamaktadırlar,  dağları ve ovaları aşan bu nehir kimi zaman kayaları döver, kimi zaman şelaler yapar kimi zaman ufak adalar yapar kimi zamanda ufak göller yapar.
ufak adaların etrafından su bazen sakince akar.
bu ufak adaların birinden oluşan bir gölette kalan birkaç balık varmış. bu balıklardan biri hergün diğer tüm balıkları etrafına toplayarak, hayat hakkında onlara ders verirdi.
Günlerden birgün bu balık yine diğer tüm balıkları etrafına toplamış canlıların tarihi hakkında onlara ders vermekteydi. 
Ve şöyler diyordu balıklara '' Hayatta en asil güzel ve kadim varlıklar bizleriz, gerçeğe bakılırsa hayat bizimle başlamıştır. Ülkemiz ve yuvamız sudur bizler suyun güveni  içinde yaşamaktayız. ama bizim bir tek düşmanımız vardır o da ilk günden beri adem oğludur. Onlar ilk günden beri hep peşimize düşer bizi avlar ve bizleri sürekli başka sulara sürgün ederler. 
Hayat ve mücadele hakında etrafındaki balıklara birçok öğüt ve nasihatler verirdi bilge balık. 
balıkçı ağı geldiğinde ondan kaçma yöntemlerini anlatıyordu ve özellikle balıkları kandırmak için atılan yeme kanmamaları için diğer balıkları uyarıyordu süreklli. 
Tam sohbetin ortasında blıkçı ağlarından biri grubun üstüne geldi balıklardan biri '' ey bilge balık şimdi ne yapacağız'' dedi.
Bige balık tereddüt etmedenn '' herkes başının çaresine baksın'' dedi.

Masal nehri

Kurnaz Tilkinin Masalı


Kurnaz bir tilki derenin birinden kendine bir in yapmış. in i köye çok yakınmış. Tilki her gün köyün yakınlarına avlanmaya gider ama eli boş dönermiş. Birkaç gün böyle geçmiş. Bakmış ki böyle olmuyor ne yapacağını düşünmeye başlamış. Bu düşüncelerle yuvadan çıkıp köye doğru baktı. hava çok sıcaktı. yolda çok bunaldı kendini bir ağacın gölgesine attı.
Biraz uzandı ve rüyaya daldı. Rüyasında köyün ortasındaydı ve köyün içi tavuk ve horozlarla doluydu. Sanki köyde kimse kalmamış köy tavuk cenneti olmuştu tilki şaşkın halde köyün içinde geziniyordu. Tilki hangisinden başlayacağını bilmiyordu. gözüne ağacın üstünde bir kaç tane iri tavuk takıldı onlardan başlamak istedi. ağaca zıplayı durdu ama bir türlü tırmanamadı. ağaç sallanıp üstüne yuvarlandı can havliyle uykudan uyandı. 
Çok susadığını fark etti ve köyün deresine doğru yol aldı.
Dereden doya doya suyunu içti. suyun içinde baya oynadı. ama karnı açtı ve korka korka köyün yolunu tuttu. 
yavaşça köye yanaştı. köşede bir bahçede birde ne görsün rüyasındaki gibi bahçe tavuk ve horozlarla doluydu.
keyfi yerine gelmişti tilkinin. kendi kendine '' ben ne kadar da ahmak biriymişim, köyün yanında yaşıyorum ama karnım aç eve gidiyorum. Bu defa tok gidecem'' dedi.
Yavaşça bahçeye girdi, tavuklara yaklaştı, tavuğun biri onu gördü ötmeye başladı derken tüm tavuklar ötmeye başladı. evin köpeği sesi duydu ve bahçeye daldı. Tilkinin ayağı birbirine dolandı. bahçeden nasıl çıkacağını şaşırdı. derken sese diğer köpeklerde geldi ve bahçede tilkiyi kovalamaya başladılar. 
Tilki anladı ki köpeklerden kurtuluş yok, köpeklere dönerek '' kardeş benden ne istiyorsunuz, bende hal kalmadı'' dedi.
Köpekler yerlerinde durdular ev sahibinin köpeği söze başladı. '' Tilki amca sen hem evin tavuklarını yemek istiyorsun, hemde bize benden ne istiyorsunuz diyorsunuz'' dedi.
Kurnaz tilki hemen cevap verdi'' Kardeş niye bu tavuklar senin mi ki'' dedi.
evet dedi köpek.
Önce kendine bir sor ben burda ne arıyorum diye.
söyle hele burda ne arıyorsun bakalım.
Hayvanların kralı beni, hayvanların hekimine gönderdi. Ben birkaç ay hayvanların hekiminin yanında kaldım. Bana tüm hastalıkların tedavisi öğretti. bende köyün tavuklarını muane etmeye geldim ama siz bırakmıyorsunuz.

Köpekler hemen duraksadı. evi köpeği '' kusura bakma tilki amca bilmiyorduk durumu, buyur muane et tavukları'' dedi.
Tilki önde köpekler arkada tavukların içine gittiler. bu defa tavuklar sahiplerinin verdiği güvenle ses çıkarmadılar.
Tilki serbestçe tavukların içinde gezinip durdu ve sonunda bir tavuğu gözüne kestirdi.
Köpeklerin yanına giderek, tavuklarının hemen hepsi hastalanmış, ben arada bir gelip onları muane edeceğim. Ama birinin durumu çok ağır ev sahipleri diğer tavukları ondan uzak tutmalı. eğer öyle olmazsa tüm tavukla ölecek. bu hastalık çok kötü köpekleri bile öldürür. 
Köpekler çok korktu, diğer köpekler köyün içine dağıldılar. Ev sahibi köpekte tilkiyle birlikte söylediği tavuğu yakaladı. Tilki ağzında istediği tavukla birlikte çıkıp gitti. ve kendi kendine bu tavuklar '' beni de kral yaptı'' dedi.

MASAL NEHRİ

Haklı Ve Haksız'ın Öyküsü


Günlerden bir gün oduncu baltasını almış ve ağaç kesmek için yollara düşmüş. Onun işi sadece ağaç kesmekti. sokaklarda ağaç kesmek için nara atıp dururdu. ağaçlarını kesmesi için halk onu çağırdı. Oduncu hızlı bir şekilde kapılardaki odunları keserdi hemen. Oduncu her ağaca vurduğunda yanında duran biride ah of diyormuş. 
Oduncu başını kaldırıp yanındaki adama baktı '' kardeş senin ne sıkıntın var ben ağaca her vurduğumda uf diyorsun'' dedi. 
Ben sana yardımcı oluyorum her ses çıkardığımda sana güç kuvvet geliyor dedi
Ağaç kesme işi bittiğinde oduncu parasını alıp yolacakken, yanında duran adam peşine düştü ve yakaladı '' hani benim hakkım'' dedi.
Oduncu şaşırıp kaldı '' ne hakkı kardeş'' dedi. 
Bende sana yardım ettim ya her uf dediğimde sana güç geliyordu, bunun için hakkımı istiyorum.
Oduncu güldü  adamın eline biraz para uzatarak '' al buda senin hakkın dedi.
demir paraları adamın kulağının dibinden aşağı avuç avuca döktü. bozuk paraların hışırtısı adamın kulağında  gidip geldi. 
Sonra da oduncu '' buda hakkın dedi ve paralarını kucağına koyarak çıkıp gitti.

masal nehri

Pire ile Genç Kızın Masalı



Bir genç kız ve birde bir pire beraber yaşarlarmış. mevsimlerden kış havalar soğuk imiş. evin üstü çok kar tutmuş ve kar eridikçe evin içine damlamaya başlamış. durumu gören pire evin üstünü temizlemeye gitmiş ama çöken kar yığının altında kalarak küçük canından olmuş. 
pirenin ölmesine çok mu çok üzülmüş genç kız, yanlızlığını paylaşan pire de gittikten sonra kederden saçlarını yolmuş, eriyip bir deri bir kemik kalmış.
bir gün gidip bir ağacın altında oturmuş kızın durumu gören ağaç hayır kızım neyin var böyle demiş.
hiç sorma ağaç kardeş arkadaşım pire öldü. dedi genç kız.
kızın durumuna çok üzülen ağaç tüm yapraklarını dökmüş, bir bir kuş gelip ağacın üstüne konar bakarki ağaç çırılçıplak olmuş '' neyin var ağaç kardeş diye sormuş.
nasıl yaprak dökmeyeyim. haber gelmiş bizim kızın piresi ölmüş.
kuş habere çok üzülür gider kuş sürülerinin yanına konar ve kederden onunda tüm tüyleri dökülmeye başlar, sürü sorar kuş kardeş neden tüylerin dökülüyor,
nasıl tüylerim dökülmesin duydum ki genç kızın piresi ölmüş. bu habere kuş sürüsü de çok üzülüer ve onlaında tüyleri dökülmeye başlar yere düşmeye başlarlar.
yere düşen kuşlara toprak sorar et kuş sürüsü neden tüyleriniz dökülüyor nasıl dökülmesin toprak kardeş, haber gelmiş genç kızın piresi ölmüş.

Toprakta çok üzülür ve içindeki nehirler kan kan akıtmaya başlar sular mısır tarlalarına kirli gidince mısır toprağa sorar ey toprak kardeş neden bize kanlı ve kirli su çıkarıyorsun der.
nasıl çıkarmayayım üzüntüdendir duydum ki kızın piresi ölmüş,
bir süre sonra mısırda boyun büker mısır tarlasının sahibi duruma anlam veremez ve mısıra sorar bu ne haldir. 
halim hal değil ey sahip duydum ki genç kızın piresi ölmüş.
mısırın haline üzülen adam giip bir köşeye oturur öğlen vakti kızı yemek getirir babasını durumunu görünce sorar neyin var baba. 
hiç sorma kızım bir pirenin ölümü, dağ tut tarlaya kadar herkesi üzmüş ben nasıl üzülmeyeyim.
kız üzüntütüden yoğurt kabını başına döküp evin yolunu tutuyor eve geldiğinde tandırda ekmek pişiren annesi kızının halini görünce çok şaşırıyor, neyin var kızım diyor.
hiç sorma anne pire ölmüş pire ile birlikte tüm alem yasa girmiş.
duruma çok üzülen annesi üzüntüden yüreği yanıyor ve tandırın üstüne çıkarak çığlık atıyor. ey komşular ey çocuklar yetişin pire ölmüş diye ağıtlar yakıyor

Masal Nehri

Abdestsiz Namaz

                        


Eskiden yezidi bir adam evini şehre taşıdıktan sonra konu komşunun da tekisiyle her dört çocuğuda müslüman olur.  Adamın oğulları ne ettiyseler de babalarını müslüman edemediler. Ne dedilerse ne yalvardılarsa da babaları ben dinimden dönmem dedi.
Büyük bir şehre taşınmışlardı. Gençlerin duruma gayet yerindeydi. Tek sıkıntıları babalarının müslüman olmamasıydı. Bu yüzden de çok utanıyorlardı.
Birgün babalarını etrafına toplandılar ve babalarına ‘’ eğer namaz kılmaya başlarsan bizde her ayın başı sana on bi altın vereceğiz’’ dediler.
Gerçekten sözünüzün üstünde duracakmısınız dedi babaları.
Hepsi bir ağızdan söz veriyoruz dediler.
Madem öyle bende bundan sonra namaza başlıyorum.
Ayın başında her biriniz on altınımı hazırlamaya bakın.
Oğullarının keyfi yerine gelmişti kalkıp evlerine gittiler.
Babaları da namaza başladı aradan baya zaman geçti, ayın başı gelip çatmış hatta geçmişti ama altın falan getiren yoktu. İkinci ayın başıda gelip geçti ama ne gelen var nede giden vardı. Babaları bu duruma çok sinirlendi ve oğullarına haber gönderdi çabuk buraya gelin dedi.
Oğulları toplaıp geldi babalarının etrafında oturup buyur baba dediler.
Sizler beni kandırdınız altınlarımı vermiyorsunuz. Dedi babaları.
Büyük oğlan söze başlayarak ‘’ ne altını baba’’ dedi.
Babaları çok sinirli bir eda ile ‘’ namuzsuz oğlu namuzsuz, siz demdiniz mi namaza başla sana altın vereceğiz diye’’.
Bu defa da küçük oğlan söze başladı ‘’ yani sende bizim sözümüzle namaza başladın değil mi? Sen bu ibadeti kendine yaptın, ahirette karşılığını göreceksin inşallah dedi.
Babaları ‘’ yani şimdi siz altınlarımı vermiyor musunuz’’ dedi.

Hiçbirinden ses çıkmadı. Babalarının umudu kesilmiş halde ‘’bana dikkatlice bakın, karşınızdaki çocuk değildir. Biliyordum siz ne biçim insanlarsınız onun için bende hazırlığımı yapmıştım zaten.’’ Dedi. Dört oğlanda merakla babalarına bakıyorlardı. Hazırlığı neymiş çok merak ediyorladı. Babaları tekrar söze başlayarak ‘’ ey salaklar bende abdestsiz namaz kılmıştım zaten’’ dedi.

Yolcu'nun Masalı

                          
Bir zamanlar üç kişi değirmenin birinde ekmek pişirerek geçimlerini sağlarlarmış. Dışarıdan bir ses geldi baktılar deve yükü ile bir gelmiş kapıya. Adam devenin yükünü indirmek için bunları çağırdı ama kimse gitmedi yardıma. Büyüğü ortancaya, ortanca küçüğe dedi kimse gitmeyince yolcu devenin yükünü sırtına attığı gibi getirip değirmenin ortasına koydu. Bunlar birbirlerinin gözlerine bakarak ‘’ yahu bu adam ne kadar da güçlüymüş’’dediler. Yolcuyu sofraya davet ettiler.
 Yolcu davete icabet edip sofraya oturdu ve ekmeklerin içinde hangi ekmek yumuşak ise onu aradan seçip yedi. Bu değirmencilerin de dikkatini çekti.
Aralarından biri ‘’ insan hiç aradan ekmek seçer mi böyle şeyler yapma’’dedi.
Sabret ekmeğimi yiyeyim, benim meselem uzaktır, derindir. Size sözümü söylerim.
Ekmeklerini yediler ve ‘’ hadi anlat dinleyelim’’ dediler.
Bir zamanlar daha bekârdım ve babamda benim için sağdan soldan kız bakıyordu. Ne kadar gezdiyse aklı çevredeki kızları kesmedi hiçbirini beğenmedi.
Dedi ki ‘’ oğlum filan şehir de amcanın evi var, duydum ki kardeşimin güzel ve hoş bir kızı varmış. Bir de gidip onu göreyim belki sana isterim.
Babam hazırlığını yaptı ve amcam gile gitti.
Amcamlar babamı karşıladı misafir ettiler.
Oralara kadar hangi rüzgârın attığını merak ettiler. ‘’hayırdır kardeş sen buralara gelmezdin’’ dedi.
Şükür hayırdır kardeş, ben oğlumu evlendirmek istiyorum. Haber aldım ki efendi bir kızın varmış onu oğluma istiyorum.
Hayırlısı olur inşallah bir kızdır onu da oğluna kurban ettim.
Kızı benim için nişanladılar. Babam iki üç gün daha kaldıktan sonra iznini isteyip ‘’benim artık gitmem gerekiyor, gidip oğlumu göndereceğim onu da görürsünüz’’ dedi.
Babam geldi eve müjdeyi verdi ‘’ çok şükür iş oldu, oğlum hazırlığını yap ve git amcanları ziyaret et seni görmek istiyorlar’’ dedi.
Dedim eli boş gitmeyeyim evlerinde kaç kişi var ona göre hediye götüreyim dedim.
Yedi kardeşi var nişanlının ona göre hediye hazırlarız oğlum.
Kayınvalideme kayınbabama da hediyeler hazırlayıp beni yolcu ettiler.
Tüm hediyelerimi atıma yükleyip yola çıktım. Ama bir kardeşin hediyesini koymayı unutmuştu ailem. Benimde bundan haberim yoktu.
Amcanların yaşadığı şehre vardım, sordum soruşturdum evlerini buldum sonunda.  Beni gördüklerine çok sevindiler. Komşular toplandı gece yarısına kadar oturup konuştuk. Komşular dağıldıktan sonra amcam bana dönerek ‘’ oğlum hele heybeni getir bakalım bize hediyeler getirmişsin’’ dedi.
Heybeyi getirdim hepsine tek tek hediyesini verdim sonuncu kardeşe sıra gelince baktım ki hediye bitmiş. Çok mahcup oldum, utandım ‘’ kusura bakmayın bir tanesini koymayı unutmuşlar’’ dedim.
Ama kayınbiraderim çok bozuldu morali bozuldu.
Gönlünü almaya çalıştım ‘’ sana söz yarın sabah pazara gidelim, ne istiyorsan sana alırım’’ dedim.
Sabah ilk işim hediyesiz kalan kardeşi alıp şehre gitmek oldu.
Pazarda o mağaza senin bu mağaza benim gezip durduk. Kayınbiraderim bir şey beğenmiyordu, sonunda bir mağaza ilgisini çekti içeri girdik. Bizler mağazacıyla konuşurken içeriye tuhaf biri girdi. Ufak tefek bir şeydi üç yaşında çocuk gibi görünüyordu. Onu gören mağaza sahibinin dili damağı kuruyor rengi soluyor.
Hacuc macuc denilen bu adam yanımdakine sordu ‘’ bu kimdir buraya gelmiş’’ dedi.
Damadımızdır.
Adı nedir?
Adı Yusuf’tur.
Yusuf kardeş düğününü bensiz yapma, muhakkak beni çağır dedi ve çıkıp gitti.
Mağazacının rengi yerine geldi.
Kardeş neden rengin kaçtı bu adamdan neden bu kadar korktun.
Güzel damadım bu adam canpolattır, bu şehri yıkmak istiyor, yıkıp tekrar yapıyor.
Valla bilseydim bir bacağından tutup o duvardan bu duvara sallardım.
Güzel diyorsun damad ama sen onu yenemezsin.
Kayınbiraderime hediyeyi aldım ve eve gittik. Durumu eve söyleyince evde bir gürültü koptu. Yas olmuşçasına üzülüp ağladılar. Hacuc macuc damadı duymuş onu öldürüp kızı da kendine alacak.
Bana dediler ki sizin hazırlığınızı yapacağız sabah erkenden nişanlını al git.
Sabahla birlikte bize birer at verdiler ve bizi yolcu ettiler.
Çabuk gidin eğer sizin yakalarsa seni öldürür, kızı da kendine alır.
Şehirden çıkıp çok yol gittik, nişanlıma seslenerek ‘’ kurban neden çok hızlı gidiyorsun uzaklaştık korkma’’ dedim
Öyle deme korkuyorum hacuc macuc duyarsa peşime düşer ve seni öldürüp beni de kendine götürür.
Bu hacuc macuc kimdir öyle Allah aşkına bir gelse de sende amcaoğlunun yiğitliğini görseydin.
Nişanlım ikide bir arkasına bakıyordu. Bir baktım bağırmaya başladı ‘’ vallahi hacuc macuc geliyor, uzaklarda patika yolda toz yükseliyor. Gelen kesin odur.
Gelip de ne yapabilir
Ben daha sözlerimi bitirmeden hacuc macuc’u karşımda buldum.
Yusuf evladım sana demedin mi düğünün bensiz yapma diye. Onu ben istiyordum nasıl alıp götürürsün kendine.
Ben daha hareket etmeden beni tuttuğu gibi elimi ayağımı bağladı.
Nişanlıma seslenerek ‘’ size yolluk olarak yağ koymuşlar mı’’ dedi
Evet, koymuşlar ne yapacaksın
Getir o zaman
Orda ateşi yakıp yağı eritti. Yağı sıcak sıcak boğazıma döktü. Kendimden geçtim bayıldım oracıkta. Gözümü açtığımda baktım ki kolum ata bağlı halde amcamın evine doğru gidiyorum. Perişan haldeydim ağzımda ne diş kalmıştı nede bir şey. Halimi gören amcamlar hemen gidip hekim getirdiler, hekim ağzıma dermanlar sürüp beni biraz iyi etti. Kayınbiraderim dedi kalk pazara gidiyoruz bunun sebebi benim ve sana yardım etmeliyim.
Gümüş satan bir dükkâna gittik.
Gümüşçüye dedi ki ‘’ bana bir kılıç yapacaksın’’
Nasıl bir kılıç istiyorsun.
Öyle bir kılıç olsun ki kayaya vurduğunda peynir gibi kessin.
Ne kadar tutar böyle bir kılıç
Senin için on iki altına yaparım ve sabah gel kılıcını al.
Sabah gümüşçüye gittik ama önce kılıcı deneyip öyle parasını verebileceğimi söyledim adama.
Buyur denemişim istersen sende dene.
Kılıcı aldım elime orda duran bir taşa vurdum taş ikiye böldün ama kılıcım ağzında hiç körelme olmadı.
Çok sevindim hemen oracıkta adamın parasını verdim.
Ve kayınbiraderime dönerek kardeş şimdi bu melunun evini bana göstermeni istiyorum dedim.
Önüme düştü bir günlük yolun sonunda bir şehre vardık, eliyle işaret ederek ‘’ damat bak evi şurada şehrin kuzeyinde bulunan tek evdir’’ dedi ve müsaade isteyip gitti.
Artık bundan sonrası benim işimdir sana uğurlar olsun kardeş dedim.
Gittim evin penceresinin yanında durup içerde neler olduğuna baktım. Evin için de hacuc macuc kardeşine ‘’ kardeş yeni evlendim bize mal mülk lazım hele git yollara bak kervan falan varsa bize talan edip getir buraya’’ dedi.
Kardeşi çıkıp gittikten sonra ben yine konuşmaları dinlemeye koyuldum ama ses kesildi aradan saatler geçti yine konuşmadılar. Yavaşça kapıyı açıp içeri girdim.
Nişanlım beni görünce ‘’ gel buraya’’dedi.
Kız sus adamı uyandıracaksın.
Korkma gel buraya.
Cesaretlendim içeriye doğru ilerledim, baktım ki adam uyumuş. Biraz rahatladım.
Yusuf bu adam yedi gün yedi gece yatar, yedi gün yedi gece de uyanık gezer, daha yeni uykuya daldı kalkmaz.
Nişanlımın bu sözlerinden sonra da tam rahatladım.
Dur kılıç getirmişim onu öldürüp öyle gidelim.
Hayır, bu senin kılıcınla ölmez.
Ama nasıl ölmez ki.
Yusuf bunun kendi kılıcı var ancak onunla öldürebilirsin.
Hele getir bakayım nasıl kılıçtır öyle.
Bana kılıcı gösterdi. Kılıcı görünce hayret kaldım, amcakızımla birlikte zorla kınından çıkarabildik.
Bana dedi ki ‘’ Yusuf sadece bir darbe indir, eğer iki darbe indirirsen tekrar iyi olur’’.
Amcakızı zaten bir darbe yeterli değimli?
Bir darbe indirebildim kafasına. Baktım sallanıyor ‘’ bir darbe daha vur bana’’
-Hayır, bizim adetlerde bir darbe vurulur.
Çırpına çırpına olduğu yerde öldü.
- amcakızı hadi hazırlığını yap gidelim buradan.
Müjdeyi vermek için önce nişanlımın baba evine gittik. Bizi gördüklerine çok sevindiler, ferahladılar.
Birkaç gün orada dinlendik ve dönüş zamanı geldi. Nişanlıma baba evindeyken sordum ‘’ o melun şey sana yaklaştı mı?’’
-Hayır, bana kesinlikle yaklaşmadı.
İnkâr etti bir şey demedi bana.

Tekrardan kendi memleketimize baba evime geldik.
Babam bizi görünce ‘’ kurban neden böyle alel acele geldiniz, düğünlü zurnalı düğününüzü yapacaktım’’ dedi.
Artık bilmiyordu ki başımıza neler gelmiş.
Babama başımıza gelenleri anlattım, önce çok üzüldü ama kurtulmuş olarak dönmemize de sevindi.
Gel zaman git zaman aylar geçti aradan, amcakızımın karnı da her geçen gün büyümeye başladı. Dokuz ayın sonunda bize bir oğlan baktım ki, oğlan değil sanki hacuc macuc, öldürsen olmaz, öldürmesen olmaz.
 Eşimden bir candı, onunda suçu değil bu olayda. Duruma kabullendim, babası ne yaptıysa oda yapar artık.
Oğul biraz büyüdü çocukların arasında oynamaya başladı. Hangi çocukla kavga ederse ya bacaklarını kırıyor, ya kollarını kırıyor. Birinin kulağına el et atsa kulak eliyle birlikte geliyordu. Bir gün çocuklardan birinin annesi ‘’ oğluma işin olmasın, bir tek oğlum yok senin gibi yedi dayısı yok onun’’ dedi.
Nasıl teyze benim dayım mı varmış?
Tabiî ki senin yedi dayın var hem de aslan gibiler.
Oğlum hemen geldi tekme tokat annesine girdi.
-oğlum neden beni dövüyorsun Allah’ın belası.
- Bana yedi dayım olduğunu neden söylemedin.
-Var oğlum zamanı gelince söyleyecektim.
-Öyleyse gidip onları göreceğim.
-Oğlum tek başına gitme, yolu bilmiyorsun, babanla seninle gelsin.
Geldi bana gitmek istediğini söyledi.
-Oğlum ne için gideceğiz, evde değiller, yaylalara gitmişler.
-Baba sana iyilikle söylüyorum, geliyor musun, gelmiyor musun?
-Oğlum sana dedim ki ben gelmiyorum.
Bir baktım hacuc macuc kılıcı aldığı gibi üstüme geldi. Çok korktum ‘’ oğlum şaka yapmıştım geleceğim tabi’’ dedim.
Düşündüm taşındım kendi kendime dedim ki ‘’ ben hacuc macuctan kurtuldum derken şimdi ikincisiyle başım belaya girdi,’’
Gönülsüz de olsam sabah hazırlıkları yapıp yola çıktık.
Amcalar o sıra yaylaya gitmişlerdi. Bizde dağların o güzel yaylasına gittik. Bizi güzel karşıladılar ve hemen bir koyun getirip kestiler. Dayıları yeğenlerini çok sevdiler, onunla oynadılar.
Bizim oğlan da mızrağını çadırın karşısına dikmişti, güneş mızrağa vurunca Karşıdan gelen dayısına ‘’ dayı sana zahmet o mızrağımı getirip çadırın yanında yere saplar mısın?’’ dedi.
Dayısı ne ettiyse mızrağı yerinden çıkaramadı, bir iki derken yedi dayısı mızrağın başına toplandı ama yerinden çıkaramadılar mızrağı.
Ben niyetlendim gitmeye
-Baba dur sen gitme.
Bırakmadı ben gideyim. Çok sinirlendi kalktı iki parmağıyla mızrağı yerinden çıkardı.
-Çabuk atımı getirin.
-Oğlum bekle bize koyun kesmişler, ayıp olacak dayılarına.
-Bu yedi dayım toplanıp bir mızrağı yerinden çıkaramayacak. Ben böyle dayı tanımıyorum.
Atına atladı ve cemaate dönerek ‘’ acaba hangi yol kestirmedir eve gitmek için’’ dedi.
-Kestirme yol var fakat o yol meşeden geçer giden dönmemiştir o yoldan.
-Öyleyse o yoldan gideceğiz bakalım o yolda ne varmış
-Oğlum dur o yoldan gitmeyelim.
-Hayır, olmaz o yoldan gideceğiz.
Kalktık gittik, meşenin içinde üstümüze karanlık düştü. Meşe de devam ederken baktık ki bir ateş yanıyor ilerde.
-Baba sen in atların yanında bekle benim gidip ne olduğuna bakayım.
Ben atların başında bekledim. İnşallah giderde gelmez diyordum içimden.
Bende onu izliyordum baktım, ateşin yanına yaklaştı. Ateşin başında çıplak bedeni kıllı biri oturmuş. Şişe geçirdiği yabani bir öküzü pişiriyordu.
Benim oğlan ona yaklaştı, bu biraz mırıldandı ama hareket etmedi.
Benim oğlumda homurdandı ama adama bir şey yapmadı. Öküzün bir ayağını koparıp bana getirdi.
-Baba al ye dedi.
-Oğlum sen de ye.
-Sen ye baba, ben gidip kalanını getireyim etin hepsi onun olamaz.
Oğlum ete el atınca, çıplak yaratık sinirlenmeye başladı. Bunlar birbirine girdiler, bir ağaca çarptıklarında ağaç önlerinde ileriye fırlıyordu. Birbirleriyle çok uğraştılar bir baktım uçurumdan yuvarlandılar. Peşlerinden koşup seslendim.
-Oğlum orda mısın?
Buradayım baba ama ayağım kırılmış üstüne bir parça buz koydum.
Peki, o yaratık ne oldu.
O öldü baba onun işini hallettim.
-Oğlum yol var mı yanına gelmeye?
-Baba biraz sağa doğru git oradan aşağıya bir yol gelmeli buraya.
Dediği yoldan hemen yanına gittim.
-Oğlum vaziyetin nasıldır.
-Baba ayağım çıkmıştı, onu yerine koydum bir saate kalmaz iyileşir. Atlara biner gider. Artık biliyorum ki benim babam yiğittir, benim için aşağıya indi.
-Oğlum hele kılıcını çek ben o yaratığı paramparça edeyim kurtulmasın.
Kılıcı çekip bana verdi. Kılıcı kaldırdığım gibi bir darbe indirdim buna.
-Baba madem vurmuşsun bir darbe daha vur.
-Hayır, oğlum bizim ev de darbe bir defa vurulur.
Öylece onu öldürmek zorunda kaldım, sonra pişman oldum ama babası aklıma gelince de iyi yapmış diyordum kendi kendime.

masal nehri

Yedi Kardeşin Masalı

                  
Bir zamanlar bir karı koca varmış. Bu karı ve koca çok zenginlermiş. Dünya malları çoktu ama evlatları olmuyormuş bu karı kocanın. Bu durum onları çok üzüyor, kederlendiriyormuş.
‘’Bu kadar varlığı ne yapacağız kim bitirebilir mülkümüzü. Bir evladımız olsa da ona nasip olsa mirasımız’’diyorlarmış
Bir gün evlerine bir derviş misafir oluyor.
Çok üzgün olduklarını gören derviş ‘’ neden bu kadar üzgün ve düşüncelisiniz’’ dedi.
Nasıl üzgün olmayalım, bu kadar malımız var ama bir evladımız yok ne yapacağız bu varlığı.
Derviş bunların derdini anlıyor ve şöyle diyor ‘’ büyük bir ev yapın, evin de yedi penceresi olsun, yedi tane lavaş yapın ve pencerelerin önüne bırakın. Sabah kalktığınız da bunların her biri güzel bir evlat olacaktır. Karı koca gidip yedi pencereli güzel bir ev yaptırıyorlar ve içindeki tandırı yakıp yedi tane lavaş ekmeğini tandıra yapıştırıyorlar. Ekmeklerden biri güzel tutmadığını fark etmiyorlar. Ekmekleri getirip pencerelerin önün koyup gidiyorlar. Sabah kalktıklarında bakıyorlar altı tane öyle evlat olmuş ki kıyamıyorsun bakma. Ayın on dördü gibi parlak ve güzellermiş. Yedinci evlatta ufak tefek çelimsiz biri oluyor. Bunun adını da acayip oğlan koyuyorlar.
Bir gün altı kardeş anne ve babalarının huzuruna çıkarak ‘’ bizim hazırlığımızı yapın, devlerle savaşa gideceğiz’’diyorlar.
Anne babaları gitmemeleri için yalvarıp yakarıyorlar ama evlatlarını bir türlü ikna edemiyorlar. Babaları hanımına ‘’ hanım bunların hazırlığı yap yolcu et, bizim sözümüzü dinlemeyecekler nasıl gelmişlerse öylede gidecekler’’ dedi. Anneleri üzüntülü ve ağlar bir vaziyette bunlara yolluk hazırlayıp evlatlarını uğurluyor.
Kardeşler yola çıkıyorlar, giderken bir manda sürüsüne rast geliyor. Manda çobanı bunları karşılıyor.
Günün hayırlı olsun çoban kardeş.
Hoş gelmişsiniz, yolunuz açık olsun nereye böyle yiğit gençler
Bizler devlerle savaşa gidiyoruz.
Güzel o zaman, ben önce sizi sınayayım. İki tane mandayı dövüştüreceğim eğer onları ayırabilirseniz devi yenebilirsiniz ama yenemezseniz dev sizi yenebilir.
Hadi getir de ayıralım diyor kardeşler.
Çoban hemen gidip iki tane manda getirip birbiriyle dövüştürüyor. Üç kardeş bir mandanın kuyruğundan tutuyor. Diğer üç kardeşte öbür mandaya asılıyorlar. Ne yapıyorlarsa mandaları bir türlü ayıramıyorlar.
Çoban bakıyor ki olmuyor ‘’ kardeşlerim bırakın ayıramayacaksınız, sizin işiniz yaş gibi görünüyor, dev sizi yenecektir’’.
Ondan ayrılıp tekrar yola koyuluyorlar. Bu defa bir koyun sürüsüne denk geliyorlar. Çobana selam veriyorlar.
Günün hayırlı olsun çoban kardeş
Başım gözüm üstüne gelmişsiniz gençler, nereye gidiyorsunuz böyle.
Biz devlerle savaşa gidiyoruz.
İyi o zaman sizleri sınayayım hele, siz süt sağıp vereceğim ve yedi defa sürünün etrafında dolaşacağım eğer bu süre için de bitirebilirseniz devi de yenebilirsiniz. Sütü bitiremezseniz işiniz zor olur.
Çoban sütü sağıp altı kardeşe veriyor ve gidip koyunların etrafında tur atıyor. Çoban turlarını tamamlayıp geldiğinde bakıyor ki daha tencere yarıya bile gelmemiş.
‘’Kurban kalkın gidin bu dev sizi yenecek’’ diyor.
Bunlar kalkıp yola düşüyorlar az gidiyorlar çok gidiyorlar, bir kunduracıya rastlıyorlar.
Kunduracıya selam veriyorlar, selamlarını alan kunduracı
Uğurlar olsun gençler nereye gidiyorsunuz
Biz devlerle savaşa gidiyoruz
Gelin bende sizi sınayayım, bu ağaca saplanmış çıkarabilirseniz devi yenersiniz yok eğer çıkaramazsanız savaşınız çetin olur.
Altı kardeş ağaca saplı şişe sarılıyorlar ama bir türlü çekip çıkaramıyorlar.
Kunduracı gençler bırakın şişi, siz dev ile baş edemezsiniz diyor
Gençler kalkıp tekrar yollarına devam ediyorlar.
Evinde oturan dev kızına seslenerek ‘‘ kızım hele bak etrafta hiç insanoğlu yok mu? Dişimin kovuğu ağrıyor biraz insanoğlu atıştırayım’’ dedi.
Kız dışarı çıkıp göz atıyor ve sonra gelip babasına diyor ki ‘’ uzaklarda bir toz duman yükseliyor ama ne olduğu kesin değil ’’
Onlar kesin insandır kızım, git yolun üstüne bir sepet olusu ceviz koy, eğer cevizleri avuçlayarak yiyip sonra da ağızlarını suya daldırıp içerlerse o zaman beni yenebilirler, öyle yapmasalar ben onları rahat yenerim.
Kız kalkıp sepeti cevizle doldurarak götürüp yolun üzerine bırakıyor. Kendisi de bir köşede gizlenip bunları izlemeye başlıyor.
Gençler bakıyorlar ki bir sepet ceviz yollarının üzerinde duruyor. Bunları yiyip öyle gidelim diyorlar.
Her biri eline bir taş alıp cevizler kırıp yemeye başlıyorlar. Cevizlerini yedikten sonra suyun başına geliyorlar suyu da avuçlayarak içiyorlar.
Kız hemen gelip durumu babasına anlatıyor. Dev diyor ki ‘’ öyle yaptıysalar sıkıntı yok ben onları yerim’’.
Gençler gelip devin kapısına dayanıp onu çağırıyorlar.
Dışarı çıkan dev ‘’he ne var ne istiyorsunuz ‘’
Bizler seninle savaşmaya gelmişiz.
Benim sıram mı yoksa sizin sıranız mı saldırmaya.
Biz senin kapına gelmişiz, sıra senindir.
Dev bir üflüyor hepsi yerlere saçılıyor. Bir defasında üç kardeşi, diğer defasında öbür kardeşleri mideye indiriyor.
Altı kardeşi orda bırakalım gelelim acayip oğlanın vaziyetine.
Acayip oğlanda kardeşlerini merak edip dururmuş. Kardeşlerin dönmemesi canını çok sıkar ve oda kardeşlerinin peşinden gitmeye karar verir.
Anne ve babasının huzuruna çıkarak ‘’ hazırlığımı yapın kardeşlerimin peşinden gideceğim’’ dedi.
Anne babası karşı çıkıyor ‘’ oğlum diğer altı kardeşin gidip ne yaptılar ki sende gidesin’’’’
Bakıyorlar çaresi yok acayip oğlan illa gidecek babası ‘’ bırak gitsin hanım, bunun kanı diğerlerinden üstün mü bakalım o gidip ne yapacak’’ Acayip oğlanın hazırlıklarını yapıp onu da yola salıyorlar çaresiz.
Acayip oğlan kardeşlerinin izini takip ede ede gidiyor. Yolda manda çobanına rastlıyor.
Çobana selam veriyor, çobanda hoş geldin diyor ama devamını getirmiyor. Sinirlenen acayip oğlan ‘’ zıkkımın kökü olsun neden demiyorsun nerden gelir nereye gidersin’’
Kusura bakma unuttum sevgili delikanlı nerden gelir nereye gidersin böyle.
Devlerle savaşa gidiyorum
Gel iki tane manda ayırıp dövüştüreceğim birbiriyle eğer ayırabilirsen devi alt edebilirsin eğer ayırmazsan o seni alt eder.
Çoban hemen iki mandayı getirip birbiriyle kavga ettiriyor.
Acayip oğlan bir mandanın kuyruğundan tuttuğu gibi ta tepenin arakasına fırlatıyor, diğerine öbür tepeye fırlatıyor.
Çoban bağırıp çığırıyor, ‘’vay başıma gelenler mandalarım mandalarım deyip sızlanıyor’’
‘’Manda oğlu manda sen istedin bunu şimdi neden sızlanıyorsun’’dedi acayip oğlan ve çekip gitti.
Acayip oğlan az gidiyor çok gidiyor derken koyun sürüsüne rastlıyor.
Çobana selam veriyor, çoban da bu takmıyor sinirlenen Acayip oğlan buna da çıkışıyor ‘’ sen ölesin neden demiyorsun nerden gelir nereye gidersin’’
Kusura bakma delikanlı ‘’ nereye gidersin böyle’’
Nereye olacak devlerle savaşa gidiyorum
Madem gidiyorsun gel bende seni sınayayım, sana süt sağıp vereceğim eğer ben sürünün etrafın da yedi tur atana kadar bitirirsen devi alt edebilirsin yok eğer bitiremezsen o seni alt edebilir.
Çoban sütü sağıp acayip oğlana veriyor ve sürünün etrafında turlamaya başlıyor. Daha birinci turu atmadan acayip oğlan sütü için tası ta uzaklara fırlatıyor. Durumu gören çoban çok şaşırıyor. Acayip oğlana söyleyecek sözde bulamıyor.
Yola devam ediyor bu defa kunduracıyla karşılaşıyor, diğerlerinde olduğu gibi kunduracıda bunu pek takmıyor. Acayip oğlan buna kızıyor ‘’ neden demiyorsun nerden gelir nereye gidersin’’
Genç oğlan kusuruma bakma ayakkabıya dalmıştım ondan soramadım.
Zıkkımın kökü soramadım, nereye olacak devlerle savaşa gidiyorum.
O zaman gel ben de seni sınayayım delikanlı, eğer şu ağaçtaki şişi çekip çıkarırsan devi yenebilirsin, çıkamazsan işin zordur.
Acayip oğlan şişi tuttuğu gibi ağaçla birlikte ta uzaklara fırlatıyor.
Durumu gören kunduracı vay ağacım vay ağacım deyip uzaklaşıyor.
‘’Ağacın batsın ben devlerle savaşa gidiyorum sen ağaç ağaç diye sızlanıyorsun’’dedi acayip oğlan
İnsan kokusu almaya başlayan dev yine kızını çağırarak ‘’kızım hele insanoğlu yok mu etrafta dişimin kovuğu ağrıyor belki atıştırırdım biraz.
Devin kızı damın üstüne çıkıp sağa sola bakıyor, uzaklardan hafif bir toz duman yükseldiğini görüyor ve gelip babasına haber veriyor.
Baba insanoğlu görmedim ama çok uzakta hafif bir toz duman kalkıyor gibi.
Babası yine kızını önceki defa yaptığı gibi tembihliyor ‘’ kızım sepeti cevizle doldurup yolun üzerine bırak gelen insanoğlu eğer bunları avuçlayarak yiyip sonrada ağzını suya bandırarak içse o zaman beni yenebilir. Yok, öyle yapmazsa sıkıntı yoktur onu bir defa da yutarım
Devin kızı sepetinin cevizle doldurup yolun üzerine bırakıyor kendisi de bir köşe de gizleniyor. Acayip oğlan cevizleri görünce bunları avuçlayarak yiyip bitiriyor ve suyuna da ağzını bandırıp içiyor.
Kız hemen gidip durumu babasına iletiyor. Bu sözleri duyan dev korkmaya başlıyor.
Acayip oğlan gidip devin kapısına dayanıyor. Ey dev çık dışarı,
Dev korka korka dışarı çıkıyor ve ‘’ ne var ne istiyorsun’’
Seninle savaşmaya geldim.
Sıra ben de mi sen de mi?
Ev sahibi sensin ey dev sıra sendedir.
Dev acayip oğlanın üzerine atlıyor, acayip oğlan kendini yana çekiyor ve kılıcını çektiği gibi devin üç kafasını uçuruyor. Bir darbe daha vurarak diğer üç kafasını uçuruyor. Yere serilen devin karnını kılıyla deşip kardeşlerini çıkarıyor.
Siz nereye gitmiştiniz söyleyin bakalım.
Her biri acayip oğlanın başına bir şaplak vurup ‘’ dayımızın evine âşık oynamaya gitmiştik nereye gideceğiz başka.
Her yedi kardeş beraber devin kızının başına çullanarak ‘’ çabuk bize babanın hazinesinin yerini söyle yoksa seni öldürürüz’’
Ahıra gidip orda atın ayağının altında bir taş var tüm hazinesi o taşın altındadır
Gidip taşı kaldırıyorlar ve taşın altından çıkan kuyuya inmeye başlıyorlar. İndikçe vay biz yandık bittik diye bağırmaya başlıyorlar.
Acayip oğlan ‘’ durun ben ineceğim aşağına ne kadar bağırıp çağırsam da beni aşağı salmaya devam edin’’dedi  
Acayip oğlan sonunda aşağı iniyor ve yedi deve yükü hazineyi iple yukarı gönderiyor.
Diğer kardeşler niyeti bozun onu öldürmek istiyorlar ‘’ gelin kuyunun ağzını kapatalım çıkamasın, eve gidersek tüm foyamızı ortaya çıkarabilir’’ deyip kuyunun ağzını kapatıyorlar.
Acayip oğlan bakıyor gittiler bağırıyor taş uzak git, taş uzak git yoksa öyle bağırırım ki parça parça olursun.
Taşta kıpırdama olmuyor. Acayip oğlan öyle bir bağırıyor ki paramparça olup aşağı dökülüyor. Acayip oğla devin kızını kendisini kuyudan çıkarması için çağırıyor.  Kız korkudan hemen gelip onu kuyudan çıkarıyor.
Kuyudan çıkan acayip oğlan kardeşlerinin peşine düşüyor. Yolda bunları görüyor bakıyor ki yorulan kardeşleri her biri bir köşeye dağılıp yatıyor. Bunların tüm yükünü boşaltan acayip oğlan altınların yerine çalı çırpı taş ne bulduysa dolduruyor.
Uyanan kardeşler bakıyorlar ki yükleri biraz hafiflemiş, bunu dinlenmelerine verip yola devam ediyorlar.
Evin damına gelip anne ve babalarını çağırıyorlar anne baba halıları serin sizlere hazine getirdik servetinize servet kattık. Anne babaları hemen halıyı seriyorlar.
Altı kardeş damdaki pencereden yüklerini boşaltıyorlar çalı çırpı taş ne varsa evin içine doluyor, ağaç parçaları anne ve babalarının gözüne değiyor ve birer gözleri kör oluyor.
Hay sizler olmaz olaydınız ne getirdiğiniz hazine ne de yaptığın evlatlık olsun. Allah belanızı versin bizi kör ettiniz
Onlar bu haldeyken acayip oğlan bu defa damın üstüne geliyor ‘’ anne baba halıları serin size hazine getirdim’’ dedi.
Kızan annesi ‘’ kardeşlerin gözümüzü çıkardı zaten bir şey sermiyor.
Babası ‘’hanım hele getir ser diğer bir gözümüzü çıkardı buda diğerini çıkarsın ne yapalım’’ dedi
Acayip oğlan damdan altınları döküyor altınlarda biri babasının biri annesinin gözüne değip iyileştiriyor. Bunlar sevinçten uçuyorlar adeta. Hemen diğer hayırsız evlatları kovup sadece acayip oğlanı kendilerine evlat ediniyorlar ve böylece mutlu bir hayat sürdürüyorlar.






 Masal NEHRİ

Ali ve yedi devin masalı


Eski zamanların birinde küçük bir şehirde,  çok korkak ve pısırık bir adam ile karısı yaşarlarmış. Ali o kadar korkakmış ki kedi ve köpek korkusundan çarşıya bile çıkamıyormuş. Sürekli tandırın başında oturup tütününü içermiş.
Karısı ne yapar eder Ali’yi bir türlü dışarı çıkaramazmış. Komşuların verdiği sadaka ile geçiniyorlardı.
Çevredeki herkes tarafından korkak Ali diye tanınırdı.  Bu korkaklığı dillere destan olmuştu.
Eşi de Ali’nin herkes gibi yiğit olmasını istiyordu. Kocasının diğer kadınların kocası gibi çalışıp ekmeğini kazanmasını hayal ediyordu hep. Komşuların dalga geçmesi en çok onu üzüyordu. Bu duruma bir çare bulmak için gece gündüz düşünüyordu.
Bir gün konu komşu toplanıp Ali’yi dışarı çıkarmak için bir çare arayışına girdiler.  Ali’nin eşine sordular
‘’ Ali en çok neyi seviyor’’
-O en kurabiye ve börekleri sever. Bunları gördü mü ruhu tazelenir adeta.
-Biz gidip börekler, çörekler yapıp damdan aşağıya dökelim. Sende ona seslen de ki ‘’ dışarıda börekler yağıyor yetiş bizde toplayalım’’. O dışarı çıkar çıkmaz kapıyı üzerine kapa.
- fikriniz çok güzel, hemen işe koyulalım.
Komşular tüm hazırlıkları yaptılar ve kazanlar dolusu börek ve çörekleri alıp evin üstüne geldiler. Börekleri aşağı doğru dökmeye başladılar. Ali’nin eşi hemen işe koyuldu ve ‘’ Ali yetiş dışarıda börekler yağıyor’’ Ali böreklere baktı ama yerinden kalkmak istemedi.
-Hanım sen topla getir ben yerim.
Hanımı baktı Ali yerinden kalkan değil. Çocuklara börekleri toplamaları için işaret etti. Çocukların börekleri topladığı gören Ali’nin içi gitti. Dayanamadı ve kapıya doğru yöneldi. Ama yinede her adım işkence gibi geliyordu ona. Kapının önüne kadar zoraki de olsa gelebildi. Kapının önüne vardığında eşi hemen arkasından kapıyı kapattı.
Ali baktı kapı kapandı anladı bir oyun olduğunu. Kapıya dayandı ‘’ kadın kapıyı aç yoksa köpekler, kurtlar beni yiyecek birazdan’’ yalvardı yakardı ama kapıyı açtıramadı eşine. Börekleri yemeye gelen kedi ve köpekleri görünce korkusu daha da artıyordu.
-Vallahi bunlar şimdi parçalayacaklar.
Cesaretini toplayıp yerden bir taşı alıp köpeklere fırlattı. Taştan korkan köpekler sağa sola kaçıştılar. Onların bu halini gören Ali vay be ben erkekmişim kendimden haberim yokmuş, bu köpekler ben korkuyorsa her şey benden korkar.  Akşama kadar kapıda bekledi ama kapıyı açan yoktu.
Ali anlamıştı dışarıda kalacağını. Cebine börekleri doldurdu ve eşinden bir çuvaldız, bir avuç un ve birazda ip istedi. Eşi bunları kapının aralığından ona verdi. Karanlık çökünce Ali’de yerinden kımıldanmaya başladı. Şehrin sokakların doğru ilerledi. Sokakta birkaç köpek havlayarak üstüne gelmeye başladı. Ali korkusundan titriyordu artık sonunun geldiğini düşündü. Cesaretlenip yerden bir taşmak istedi yere eğilirken cebinden birkaç börek düştü. Bunların taş olduğunu sanan köpekler koşarak uzaklaştılar. Ali’nin güveni daha da yerine gelmişti ‘’ vay be bu canavarlar gece vakti benden korktuklarına göre benden daha yiğit biri yok bu alemde’’ dedi.
Tütünü yakmak için sağı solu gezdi ama bir ateş bulamadı. Aklı başından gitmiş gibi yoluna devam Ali bir baktı ki şehirden baya uzaklaşmış. Uzaklar da bir ışık gözüne çarptı. Kendini o ışığa doğru tuttu ve yoluna devam etti. Yol almasına rağmen bir türlü varamıyordu ışığa. Az gitti çok gitti sonunda bir dağın kenarında ışığa vardı. Geldiği yerde büyükçe bir ateşin etrafında yedi tane dev oturmuş sohbet ediyorlardı. Bunlara selam veren Ali rengini belli etmeden tütününü tüttürdü.
Devler şimdiye kadar böyle bir manzarayla hiç karşılaşmamışlardı. Gecenin bir vakti biri izinsizce aralarına gelip tütününü yakıyor ve dumanını da bunların yüzlerine üflüyordu. Ve bunu yapan da bir ademoğlu idi. Devler başka bir dilde kendi aralarında konuşmaya başladılar.
-Bu kimdir böyle, dev değil kesin, insan olsaydı bu şekilde aramıza dalamazdı. Bunda bir tuhaflık var. Nasıl oluyor da bu kadar korkusuz olabiliyor. kendi aralarındaki konuşma uzadıkça uzuyordu. Bunun cinlerin yiğidi olduğunu düşünmeye başladılar ve kemikleri titremeye başladı. Planlarını yaptılar ve onu uykuda kılıçları ve topuzlarıyla öldürmeye karar verdiler.
Devlerin en büyüğü sözü aldı ve ‘’ bu korkusuz misafirimiz gecenin bir vakti bu dağlara gelebildiğine göre oda artık bizim sekizinci kardeşimizdir’’ dedi.
Uykuları geliyormuş gibi yaparak yatmak istediklerini belli ettiler. Ali’ye de bir yer hazırladılar hemen.
Onlar odalarına çekildiler. Ali’de odasına geçti. Yatağına girdi ama yatak rahat gelmedi ona yorganını alarak karanlık odanın içinde bir köşeye çekilip yattı.
Gecenin bir vakti kapının sesiyle Ali uyandı baktı ki devler. Kılıçları ve topuzlarıyla ellerinde ne varsa döşeği dövüyorlar. Bir süre sonra onun öldüğünden emin olduktan sonra çıkıp gittiler.
Sabahleyin üç dev kahvaltı hazırlıklarını yapmak için dışarı çıktıklarında bir de ne görsünler Ali dışarıda yeni uyanmış esniyor. Çok şaşırdılar renkleri sarardı adeta. Büyük kardeşleri Ali’ye dönerek
-Hayırlı sabahlar ey sekizinci kardeş. Gece rahat uyuyabildin mi?
-Çok yorulmuştum gayet güzel yattım.
-Gece hiç uyanmadın mı?
- Gece bir ara birkaç pire ısırdı beni, onun dışında rahat uyuyabildim.
Devin yüreği büyük bir korku düştü ve hemen kardeşlerini etrafına toplayarak ‘’ bu nasıl bir varlıktır ki o kadar darbemize rağmen, bize diyor ki birkaç bit ısırığı dışında bir şey olmadı. Bu darbeler karşısında filler dayanamazdı. Söyleyin bana ne yapabiliriz’’ dedi. Sinirli bir ses tonuyla.
Kardeşler biri ‘’ hele biraz iyi geçinmeye başlayalım bakalım nasıl olacak’’ dedi.
Böylece bir barış ortamı süsü verdiler ve aradan birkaç gün geçti devler Ali’yi çağırarak ‘’ kardeş biliyorsun sende bizim kardeşimizsin, bizler sırayla filan dereye gidip içme suyu getiriyoruz, bugün sıra sende’’dediler.
Ali koca fıçıyı alıp suya gitti. Devler aliyi gönderiler ama baktılar ki bir türlü gelmiyor. Büyük dev kardeşlerinden birini seslenerek ‘’ hele git bak be neden gelmedi’’ dedi.
Küçük kardeş kaklı gitti. Ali’nin yanına vardığında sordu ‘’ nerde kaldın kardeş akşam oluyor neden gelmiyorsun’’ dedi.
-Hiç sorma kardeş  fıçıyı dolduruyorum ama dereyi çıkmadan suyu içip bitiyorum ve tekrar dönmek zorunda kalıyorum.
-Kardeş sen zahmet etme ben alırım artık.
Böylece Ali dolu kaldıramadığı suyu deve taşıtarak eve geliyor.
Ertesi gün sıra ağaç getirmeye geliyor. Bu defa Ali’yi ağaç getirmesi için ormana gönderiyorlar. Ali ağaç getirmeye gidiyor ama yine gelmiyor. Devler yine meraklanıp bir kardeşlerini Ali’nin ardı sıra gönderiyorlar. Devlerden biri Ali’nin yanına geliyor ve bakıyor ki Ali eline bir almış ormanın etrafını dolanıyor.
-Ne yapıyorsun Ali kardeş.
-Görmüyor musun ağaç getirmek için ormanın etrafını dolanıyorum. Hepsini bir defa alıp getireceğim.
-Hayır, Ali kardeş ormanın hepsini ne yapacağız. Dur ben birkaç dal toplarım alıp gidelim.
Dev hemen etraftan ağaçları topluyor ve evin yolunu tutuyorlar. Yolda dev Ali’yi de boynunun üzerine oturtuyor. Dev çok şaşırıyor, bu kadar güçlü biri nasıl böyle hafif olabiliyordu.
-Ali kardeş çok güçlü birisin lakin yükte çok hafifsin.
-Ben ağırlığımı hissettirmek istemiyorum sana.
-Hele biraz hissettir Ali kardeş bakayım ne kadar ağırsın.
Ali cebinden çıkardığı çuvaldızı hafifçe devin boynuna bastırıyor.
Boynu çok ağrıyan dev ‘’ vay vay öldüm Ali kardeş inandım sana ‘’ dedi.
-Bu ağırlığımın birazıydı fazlasını göstereyim mi?
-Hayır, kardeş inandım sana
Akşam durumu kardeşlerine açıyor dev. Diğerleri daha da çok korkmaya başlıyorlar.
Büyük kardeş ‘’ yarın meydan da gündüz gözüyle bunun gücünü sınayalım birde’’ dedi.
Sabahleyin toplanan devler Ali’yi de çağırarak ‘’ Ali kardeş hele biraz gücümüzü gösterelim.’’
-Nasıl göstereceğiz dev kardeşler.
-Avucumuza bir taş koyacağız ve onu sıkarak un haline getireceğiz.
Devlerin hepsini eline bir taş aldı ve sıkmaya başladılar. Ali’de eline aldığı taşı arkasında sıkıyormuş gibi yaparak, kesesinden bir avuç un ile değişiyor.
Herkes sırasıyla elini açıyor hepsinin elindeki taş toprak olmuştu ama Ali’nin elindeki taş un olmuştu.
Bunu gören devler daha da çok korkmaya başladılar. Ve aralarında bir toplantı yaptılar.
Büyük kardeş diğer kardeşlerine dönerek ‘’ bundan kurtulmalıyız artık, biz yalandan ayrılıyormuşuz numarası yaparak Ali’den kurtulabiliriz’’dedi
Ali’yi de çağırarak ayrılmak istediklerini söylediler. Ve onun payına düşen bir küp altını da vererek bir devin sırtına bindirip evine gönderiyorlar.
Devi Ali’yi getirip evine bırakıyor.
Dev Ali ile vedalaştıktan sonra evine giderken yolda tilki ile karşılaşıyor. Tilki devi görünce ‘’ nerden geliyorsun ey güçlü dev’’
-Ben yiğit Ali’yi evine bıraktım ve şimdi kardeşlerimin yanına gidiyorum.
-Yiğit Ali mi oda kimmiş?
Dev Ali’nin evini tarif ediyor.
Tilki bunları duyunca devle dalga geçiyor.
-Yahu ne yiğidi o bahsettiğin bu şehrin en korkak insanıdır.
-Nasıl olur tilki kardeş o çok yiğittir.
-O bir kediden bile korkar, inanmıyorsan beraber gidelim ben onu korkutayım.
-Hayır, tilki kardeş bir şartla seninle gelirim. Kuyruğunu ayağıma bağlayacaksın. Sana güvenmiyorsun kaçabilirsin.
-Peki, dev kardeş nasıl istiyorsan öyle yaparız.
Tilki kuyruğunu devin ayağına bağlayarak Ali’nin kapısının önüne gidiyorlar.
Dev kapıda gür bir sesle Ali’ye seslenerek ‘’ çık dışarı korkak Ali bizi kandırdın demek’’
Devin sesini duyan Ali kendinden emin bir tavırla
-Kadın bu devin kafası ona ağırlık yapıyor. Hele babamın o demir kesen kılıcını getir de bunun kafasını fırlatayım.
Bu sözleri duyan devin eli ayağı birbirine karışıyor ve tabana kuvvet diyerek koşmaya başlıyor. Ayaklarının altında bağırıp çağırıyor ama dev onu dinlemiyor bile ve onu bir sakız gibi ayaklarının altında eziyor.
Ali’de bu tecrübeden sonra bölgeye dev avcısı ile nam salıyor ve getirdiği altınlarla mesut bir hayat yaşıyor karı koca.


Masal NEHRİ

Muhammed Zindani


Bir zamanlar bir padişah varmış, Muhammed adında bir oğlu varmış. Muhammed on dört on beş yaşlarındaydı. Bir gün kalkıp babasının huzuruna çıkarak ‘’ baba ben bugün bir rüya gördüm.
Oğlum ne rüya gördün söyle bakalım.
Muhammed babasının sorusunu cevap vermeyip rüyayı yorumlamadı.
Hayır söylemiyorum.
Ertesi gün yine babasını huzuruna çıktı ve divan üyelerinin karşısında bir rüya gördüğünü söyledi.
Evladım hele söyle rüyan nedir yorumlayalım.
Rüyayı yorumlamadan divanı terk etti yine.
Babası çok sinirlendi, oğlum divanımın önünde sözümü dinlemiyorsa yardımcılarım nasıl sözümü dinleyecekler.
Oğlunu tekrardan divana çağırarak ‘’ bana gördüğün rüyayı yorumla yoksa seni öldüreceğim’’ dedi.
Muhammed rüyayı yorumlamadı.
Padişahta dört cellâda emir vererek, oğlunun götürülüp ormanda öldürülmesini istedi. Kanlı gömleği de kendisine getirmeleri söyledi.
Cellâtlar Muhammed’i alıp ormana gittiler. Bir taraftan da genç delikanlıya kıyamıyorlardı.
Muhammed biz seni öldürmeyeceğiz, senin yerine bir tilkiyi öldürüp elbiselerini de onun kanına sürerek götürüp babana göstereceğiz. Sen de babanın ülkesinden çık uzaklara git, eğer seni görürse hepimizin sonu olur. Muhammed’i yolcu ettikten sonra kanlı elbiselerini getirip babasına gösterdiler. Babası elbiseyi görünce cellâtlarına inandı.
Muhammed ise ormanın için de hızlıca yol almaya başladı. Karanlık çökmeden meşelikten çıkmak istiyordu. Ama başaramadı gecenin karanlığı üzerine çöktü vahşi hayvanların korkusundan bir ağacın başına çıktı. Sabaha kadar soğuktan titredi.  O gün de batı ülkesinin padişahının oğlu da ormana ava gelmişti. Dürbünle etrafı yoklarken ağacın üzerindeki Muhammed’i gördü.
Hemen hizmetçilerine seslenerek ‘’ gidin bakın o nedir kimdir, eğer âdemoğlundan ise benim kısmetimdir, hayvan ise sizin kısmetinizdir’’ dedi. Hizmetçiler gidip baktılar ki bu daha yeni yetişen bir delikanlıdır. Alıp padişahın oğluna getirdiler, padişahın oğlu bu delikanlıyı çok sevdi ve şehrine getirdi. Hizmetçilere emrederek götürüp hamamda yıkatmalarını istedi. Hizmetçiler de Muhammed’i hamamda bir güzel yıkadılar. Padişahın oğlu kız kardeşi Mirnigar’a yeni kardeşliği için güzel bir elbise getirmesini istedi.
Muhammed artık sarayda yaşamaya başladı. Padişah ve etrafındakiler onu çok sevdiler, ev halkından biri saydılar. Mirinigar ve Muhammed beraber gezdiler oynadılar derken gizliden gizliye birbirlerini sevmeye başladılar.
Bir gün Muhammed batı ülkesindeki padişahın oğluna ‘’ ben bu gece bir rüya gördüm’’ dedi.
Rüyanı anlata dinleyelim dedi.
Muhammed yine rüyasını anlatmadı.
Ertesi gün padişahın divanına çıkarak ona da bir rüya gördüğünü söyledi.
Padişah ta anlat dinleyelim dedi.
Muhammed ona da rüyayı anlatmadı. Padişah bu duruma çok sinirlendi. İnada bindi emir verdi Muhammed’i taş zindana attırdı. Her gün yarım ekmek ve yarım bardak su verilmesini emretti.
O günden sonra Muhammed’e Muhammed Zindani denildi.
Mirnigar, Muhammed’in zindana atılmasını duyunca çok üzüldü, kendini harap etti. Ama sonra düşündü ki böyle yaparsa Muhammed’e bir yardım edemeyeceğini anladı. Muhammed’in zindan da çürümemesi için gizlice ona yemek götürmeye başladı. Sonra da çarşıya gidip dört kişi tuttu ve gizlice tünel kazmalarını istedi. Böylece zindandan kendi odasına kadar tünel kazdırttı ve geceleri görüşmeye başladılar. Geceleri sabaha kadar görüştüler, gülüştüler ve şakalaştılar sabaha karşı da Muhammed tekrar zindanına gitti. Bir yılı böyle geçirdiler. Derken bir gün doğu ülkesinin padişahı batı ülkesinin padişahına aynı boyda, kiloda ve renkte üç at gönderdi. Bunlardan hangisinin yavru tay ve büyük tay olduğunu çıkarmasını istedi eğer bilmezse kendisinden yedi yıllık haraç ve kızı Mirnigar’ıda oğluma eş olarak alacağım.
Padişah bu mektubu okuyunca hemen tüm vezirleri, danışmanları ve kızı Mirnigar’ı çağırdı toplantıya. Kimi tay kısrak, kısrağa tay dedi, ne yaptıysalar atların yaşlarını birbirinden ayıramadılar.
O gece Mirnigar morali bozuk bir şekilde babasının divanından ayrıldı. Odasına gelirken baktı ki Muhammed kanepe de oturmuş onu bekliyor. Muhammed, Mirnigar’ın moralsiz ve üzgün olduğunu görünce ‘’ ne oldu gözümün nuru neden üzgünsün’’ dedi.
Bu gece belki son görüşmemiz olacak, doğu padişahının sorusunu da Muhammed’e anlattı.
Muhammed gülümseyerek ‘’ Mirnigar’ım üzülme keyfini bozma ben sabaha kadar bir çaresini bulurum’’ dedi.
Bu sözleri duyan Mirnigar’ın keyfi yerine geldi.
Sabaha karşı Muhammed kalkıp zindanına gitmeye yöneldi, bu sırada Mirnigar ‘’nereye gidiyorsun hani bana cevabı verecektin, yoksa beni artık görmek istemiyor musun’’dedi.
Babanın gözleri çıksın senin hatırın için cevabı söyleyeceğim yoksa söylemezdim.
Üç atı da götürün bir ahıra koyun. Üç gün bunları aç ve susuz bırakın, üçüncü gün bunları çöle bırakın o zaman en büyük at en öne düşecektir, taylarda yaşlarına göre peşinden sıralanacaklardır.
Her birinin yaşına göre boyunlarına farklı renkte ip bağlayarak yaşlarını belirtip öylece gönderin doğu ülkesinin padişahına.
Muhammed’in dediği gibi yapıp atları gönderdiler.
Doğu ülkesinin padişahı durumu görünce şaşırdı. Bu defa da boncuk gönderdi ve yanında kilometrelerce uzun karmakarışık bir ip gönderdi bu boncukları düzgün bir şekilde ipe geçirmelerini istedi. Eğer yapmazlarsa eski tehdidinin geçerli olduğunu tekrarladı.
Divan yine toplandı ama bir şey yapamadılar.
Mirnigar yine Muhammed’in yanına gidip durumu bildirdi. Muhammed’e nasıl yapacağını anlattı.
Sabah Mirnigar babasının divanına çıkarak boncuğu ve ipi getirmelerini istedi.
Mirnigar ipi yağlayarak boncuğu geçirdi. İpe geçen boncuk kaya kaya diğer uca kadar gitti. Böylece Mirnigar tüm boncukları ipe geçirip iki ucunu birbirine bağladı.
Ve doğu ülkesinin padişahına göndermelerini istedi.
Doğu ülkesinin padişahı ip görünce çok sinirlendi ve ‘’ demek bu padişahın çok akıllı danışmanları var, soru yoluyla değil kuvvet yoluyla yenerim artık’’ dedi.
Adamlarına emir vererek beş yüz kilo ağırlığında bir kalkan ve yüz kilo ağırlığında bir mızrak yapmalarını istedi.  Bunları batı ülkesinin padişahına göndererek ‘’ bu mızrağı fırlatıp kalkandan geçireceksiniz yoksa eski sözüm hala geçerlidir’’ dedi.
Batı ülkesinin padişahı kalkanı ve mızrağı görünce ülkesindeki ülkesinde ki tüm pehlivanları çağırdı. Pehlivanlar mızrağı kaldırmaya çalışıyorlardı ama ancak diz boyu kaldırabiliyorlardı. Kimi ise kaldırıyor fakat ileriye fırlatamıyordu. Köylüler ve şehirlilerde sıraya girdi lakin kimse beceremedi.
Tüm bunları gören Mirnigar’ın canı sıkıldı ve kalkıp evine gitti. Onun moralsiz halini gören Muhammed durumu sordu, Mirnigar’da meseleyi aynen anlattı.
Muhammed dedi ki ‘’ git babana söyle zindandakileri de getir belki onlardan biri yapar, eğer beni de götürseler o zaman bir çaresine bakarım.
Mirnigar babasına gidip zindandakilerin yapmasını teklif etti, padişah hemen emir vererek tüm tutukluların meydana getirilmesini istedi. Meydana gelen mahkûmların hepsi bir deri bir kemik kalmışlardı fakan Muhammed ise bir pehlivan misali canlı görünüyordu. Onu görenler gözlerine inanamıyorlardı. Zindan da nasıl olurda böyle diri kalabilirdi.
Hangi mahkum geldiyse mızrağı yerinden bile kaldıramadı. Sıra Muhammed’e gelmişti Muhammed’ de mızrağı kaldırmaya çalıştı ancak diz boyu kaldırabildi tekrar yere attı. Duruma çok şaşıran Mirnigar çok üzüldü dayanamadı gözyaşlarını tutamadı.
Muhammed göz altından Mirnigar’a baktı, Mirnigar’ın ağladığını görünce gücünü toparladı tekrardan mızrağı aldı ve üç adım geri geri gidip mızrağı fırlattı. Mızrak kalkanı delip diğer tarafa geçti.
Mızrağı ve kalkanı bu şekilde doğu ülkesinin padişahına gönderdiler. Padişah vaziyeti görünce deliye döndü böyle olmaz ben o padişahın danışmanlarını alıp onları yok etmeliyim dedi.
Muhammed Zindani’ye mektup göndererek kendi  ülkesine davet etti.
Muhammed’de padişahından ve Mirnigar’dan müsaade isteyip yola çıktı.
Muhammed Zindani yolda giderken birkaç kişiye rastladı, bunların isimleri şöyleydi: hiç doymayan, kulağı büyük, kavalcı, susuz kalan, hiç ısınmayan ve dağ alıp dağ üstene koyan adam adındaki insanlarla tanıştı.
Bunlar Muhammed Zindani’den kendilerini de yol arkadaşı edinmesini istediler.
Doğu ülkesine beraber gittiler.
Padişaha haber verdiler ki batı ülkesinin danışmanları ve pehlivanları gelmiş diye.
Padişahta hemen misafirlerini kabul etti.
Akşam bir koyun kesip bunlara gönderdi. Hiç doymayan her arkadaşına bir tabak et koydu. Kalan eti de birkaç lokma da yedi
Sabahla birlikte bağırıp çığırmaya başladı.
Padişahın evi yıkılmasın akşamdan beri bizi aç susuz bıraktı.
Padişah hizmetçilerini çağırarak ‘’ hemen gidip iki tane koç bir tane ineği kesip bunların önüne koyun’’ dedi.
Akşam hizmetçiler misafirlerin önüne yemekleri koydular.
Sabah olunca hiç doymayan yine ‘’ padişahın evi yıkılması bizi aç susuz öldürdü.
Padişah durumu duyunca çok şaşırdı. Hizmetçilerini çağırarak ‘’ bunları götürün başka bir odaya koyun ve gece üzerlerine su açın boğulsunlar’’ dedi.
Kulağı büyük, arkadaşlarına bağırdı susun, Padişah niyetlenmiş bu gece bizi öldürecek dedi.
Susuz kalan ‘’ telaşlanmayın hiç akşam ola hayrola’’ dedi.
Akşam olunca bunları başka bir odaya koydular.
Akşam havalandırmadan bunları üzerine suyu açtılar. Su açılınca Susuz kalan, ağzını suya dayadı, su sanki yerin dibine batıyormuşçasına kayboluyordu. Vaziyet sabaha kadar böyle devam etti.
Sabah olunca padişah suyun kesilmesi için adamlarına emretti.
Kendi kendisine de şimdi bunların hepsi boğulmuşlardır, cesetleri su yüzünde yüzüyor dedi.
Misafirler dışarı çıkıp yine havar havar etti, padişahın evi yıkılmasın bizi aç bıraktı ve bir damla su bile vermedi dediler.
Padişah bunları duyunca çok şaşırdı ve hemen adamlarına emretti ‘’ bunları başka bir odaya koyun üstlerinde ateş yakın sabaha kadar kömür olsunlar’’ dedi.
Kulağı büyük, padişahın dediklerini yine duydu ve durumu arkadaşlarına bildirdi. Hiç ısınmayan, telaş etmeyin sıra bendedir. Dedi
Akşam oldu bunları yeni odaya koyup etraflarına ateş yaktılar. Baktılar ayaklarının etrafı ısınıyor, duvarlara doğru gittiler, duvarlarda çok ısınmıştı. Yaslananı yakıyordu adeta, bağrışmalar başladı. Hiç ısınmayan, devreye girdi duvarlara bir üfledi duvarlar iç tarafı buzla kaplandı. Bu defa üşümekten titrediler.
Sabaha karşı padişah ateşi söndürmelerini emretti.
Sabah padişahın adamları bunların yanan cesetlerini atmak için kapıyı açtılar, hepsi birden ‘’ padişahın evi yıkılsın bize yemek vermiyor anladık bizi neden soğuk bir yere koyuyor, sabaha kadar donduk burada.
Padişah baktı bunlarla baş edemeyecek, adamlarını çağırarak ‘’ akşam bunları davet edin yemeklerine zehir koyun ancak böylece kurtulabiliriz’’ dedi.
Kulağı büyük, yine söylenenleri duydu ve durumu arkadaşlarına bildirdi.
Kavalcı, Muhammed Zindani’ye ‘’ akşam onlar bizi çağırdıklarında, deyin ki bizler kaval dinlemeden yemek yemeyiz, ondan sonrasını bana bırakın’’dedi
Öyle de oldu akşam padişah bunları divanına çağırdı, kavalcı kavalını çaldı bunların beyinleri büyülenmiş gibi farkına varmadan önlerindeki yemekler değişti.
Padişah ve vezirlerinin hepsi öldü.
Muhammed Zindani ve arkadaşları da kalkıp evlerine doğru gitmek için yola koyuldular. Dağ dağ üstüne koyan’ da kaklı padişahın sarayını halatla sardı kızı ile birlikte yüklendi sırtına. Yolun ortasında diğer arkadaşları izin isteyip işlerinin başına gittiler. Muhammed Zindani ve Dağ da üstüne koyan yalnız kaldılar. İkisi de birlikte batı ülkesine gittiler. Batı ülkesinin padişahı sabah kalkınca gözlerine inanamadı bir baktı ki Muhammed Zindani gelmiş ve yanına doğu ülkesinin sarayını da almış. Muhammed Zindani padişaha selam vererek huzuruna çıktı ‘’ padişahım doğu ülkesinin padişahını alt ettim, ve kızını oğluna sarayı da kendime alıp getirdim. Padişah çok sevindi ve kızı Mirnigar’ı da Muhammed Zindani’ye helallik verdi yedi gün yedi gece düğün yapıldı.
 Ben o zaman rüyamda görmüştüm ki bir elimde ay, bir elimde güneş var, rüyamın yorumu da şudur: artık hem batı ülkesinin hem doğu ülkesinin sahibiyim.


 Masal NEHRİ

Karakız'ın Masalı


Serhat bölgesinin miri bir gün tüm obasını etrafına toplayarak ‘’ acem bölgesinin bir obası bizim dağların eteklerine gelerek burayı yurt edinmek istiyorlar yarın gidip onları topraklarımızdan kovmalıyız’’ dedi.
Akşam tüm obanın erkekleri hazırlıklarını yapıp yola çıktılar. Sabah şafakla birlikle acem obasına baskın düzenlediler. Neye uğradığını şaşıran obanın halkı sağa sola kaçtı, giden geri dönmedi.
Geri dönecekleri zaman askerlerden biri ağlama sesi duyuyor. Gidip bakıyor ki beşiğin için bir çocuk var. Hemen mire haber ver veriyor. Mir diyor ki ‘’ onu bana getirin götürüp kızım gibi büyüteceğim buralarda kalmasın’’.
Kızı alıp getiriyor mir. Zaman akıp gidiyor. Kız on sekiz on dokuz yaşlarına geliyor. Kızın adını da karakız koyuyorlar. Mir birgün hanımı Etlez’i yanına çağırarak ‘’ gel bu karakızı oğlumuz Yunus’a isteyelim.
-Karakız akıllı kızdır biz büyütmüşüz, huyunu suyunu biliyoruz. Dünyada arasak böyle bir kız bulamayız. Elimizden uçup gitmesin. Sende git Yunus’a söyle bak ne diyor.
- Mirim eğer sen bir gönülden kızı beğendiysen, ben yedi gönül ile kızı beğeniyorum. Oğlumuza söylerim inşallah oda kabul eder.
Etlez, Yunus’u çağırarak bir köşeye çekip durumu anlatıyor. 
-Oğlum babanda kızı çok beğenmiş akıllı kızdır. Seninde evlenme vaktin gelmiş. Sende kabul edersen karakızı sana isteyelim
- Anne iyi güzel diyorsun da ben bilmiyorum ki bu kimin kızıdır. Çoban kızı mı, hırsız kızı mı? Sonra iyi bir ailenin kızı çıkmasa ben nasıl arkadaşlarımın yüzüne bakarım. Bana demezler mi sen ki mirin oğlusun nasıl böyle bir kızı istedin. Olmaz anneciğim ben o ihaneti kendime yapamam.
O sıra da karakız da yan oda da bunların konuşmalarına şahit oluyor. Yunus’un sözlerini duyunca çok üzülüyor. Demek ben çoban kızı olsan beni istemeyeceksin diyor kendi kendine.
Etlez’de ne yaptı etti Yunus’u yola getiremedi. Kalkıp mirin yanına gitti.
-Mirim ne ettiysem Yunus’u ikna edemedim. Diyor ben kızı tanımıyorum. Bu kötülüğü kendime yapamam.
-Eğer senin dediğini yapmadıysa günahı boynuna, biz elimizden geleni yaptık.
Etlez karakızın yanına gidince bakıyor ki morali çok bozuk, gözlerinden yaşlar akıyor karakızın.
-Kızım neden ağlarsın kim seni üzdü
-Anne bana doğruyu söyle ben sizin kızınız değimliyim. --Beni nerden bulup getirdiniz.
Etlez durumu izah etmeye çalışsa da olmuyor. Başkasının kızı olduğu anlayan karakız daha çok üzülüyor. 
-Kızım üzülme artık bizim kızımızsın ve seni Yunusla nişanlayacağız. Seni sevmesek böyle bir şey yaparmıydık hiç.
Karakız ses çıkarmıyor artık.
Mir baktı Yunus yola gelmiyor. Obaya haber saldı ki karakızın evlenme vakti gelmiş. Talibi varsa gelip isteyebilir. Bu haberi duyan karakız için mirin kapısını çaldı. Ama mir karakızın başlığını çok istiyordu. Bunun için gelen geri dönmek zorunda kalıyordu.
Aradan birkaç ay geçti. Yunus pişman oldu ‘’ canım eğer bu iyi bir kız olmasaydı ne diye bu kadar isteyeni geliyor. En iyisi ben anneme söyleyeyim, oda babama bildirsin karakızı kendime isteyeyim’’.
Bir sabah karakız sabunu ve suyu her zaman ki gibi alarak gidip mirin oğlunun eline suyu döktü. Yunus elini yıkayıp duruladıktan sonra karakıza sarılıp öpmek istedi. Karakızı bunu ittiği gibi birkaç metre ileriye kadar sendeledi. Kara kız çok sinirliydi.
-Köpek herif ben gönlüm olduğu zaman neden beni istemiyordun. Yok, bilmem çobanın kızıymış şunun bunun kızıymış bilmiyorsun he. Git ağa bey kızı iste kendine. Ölene kadar benden umudunu kes.
Yunus laf yapıp karakızı yola getirmeye çalıştı. Ama baktı çaresi yok, karakızı tatlı sözlerle yola getiremeyecek. Onu bırakıp annesinin yanına gidiyor.
-Anne bana bir an önce karakızı istemeni istiyorum.
-Şimdi aklın başına geldi daha önce sana iste dediğimiz de, yok bilmem kimin kızıdır bilmiyorum diyordun. Demek gözlerin açıldı.
Etlez gidip kocasına durumu haber verdi. Mir de hemen tüm obasını toplayarak karakızı oğlu Yunus’a nişanladığını söyledi. Karakızın rızası olmasada ikisini nişanladılar. Ama yunusun sözleri karakızın içinde derd olmuştu. Yarın yine benim küçümseyip ‘’ bilmem kimin kızısın dese ölmem lazım o zaman’’.
Karakız gizlice ahıra gidip atı eyerledi ve erkek elbisesi giyerek babasının obasının yolunu tuttu.
At sırtında çok yol aldı. Yoruldu ve biraz dinlenip tekrar yola devam etmeye karar verdi. Atını bir kazığa bağladı ve yere uzandı. Uzandığı yerde uykuya daldı.
Yunus’ta sabah kalktığında karakızı görmeyince anladı babasının evine gitmiş. Çok üzüldü, ağlamaklı oldu. Atını hazırlayıp karakızın peşine düştü.
Karakız uyandığındın da gördü ki gün kuşluk vaktine gelmiş. Atının sırtına atlayıp tekrar yola devam etti. Biraz ilerledikten sonra bir ses duydu. Dönüp baktığında baktı ki Yunus peşinden geliyor. Yunus karakızı tanıdı.
-Karakız dur nereye gidiyorsun
-Sana diyorum peşimden gelme, yeminliyim sana varamam. Yemin etmişim, elimden sana bir zara gelmesin.
Kaç defa Yunus’a dönmesini söyledi ama Yunus karakızı dinlemeyip atı üstüne sürmeye devam etti. Karakız kılıcını çektiği gibi Yunus’u ayağından yaraladı.
Atından inip Yunus’un başına dikildi.
-Sana diyorum ki peşimden gelme, senin anne ve babanın ekmeğini yemişim sana fazla zarar vermek istemiyorum.
Yunus’un ayağını dermanlayıp sardı, ata bindirin evine gönderdi.
-Anne baban üzülmesin git yanlarına, sen annene ne bileyim neyin nesidir, kimin kızıdır diyordun. Ve şimdi bende kimin kızıysam onun yanına gidiyorum. Sana ihanet etmeyeceğim, eğer yiğitsen peşimden gelirsin, değilsen gelmezsin. Ben evime gidiyorum ve kırk güne kadar evlenmeyeceğim gelirsen istersin beni gelmezsen hakkını kaybedersin. Bu yeryüzünün âdetidir.
Beni sana vermeseler bile kim olduklarını görürsün. Soyumu öğrenmiş olursun.
Belki onlar veremese bile sana varabilirim. Sırf o sözün için seni oraya çekiyorum. Sonra yine yüzüme vurmanı istemiyorum.
Karakız Yunus’u çevirdikten sonra yoluna devam ediyor.
Yunus ta bin pişman dönüp evine geliyor. Hekime gidip ayağı için tedavi oluyor.
Karakız sonunda ailesinin obasının yolunu buluyor. Ve onların kızı olduğunu söylüyor. Obanın Miri ve ailesi çok seviniyor, kızlarını hemen tanıyorlar. Obaya karakızın geldiği haberi yayılınca obanın gençleri onu kendilerine istemek için anne babalarını mirin evine göndermeye başladılar.
Karakız gelenlere kırk güne kadar evlenmeyeceğini deyip teklifleri geri çevirdi.
Yunus’ta iyileşti ve babasının huzuruna çıkarak
-Hazırlığımı yapın ben karakızın peşinden gideceğim. Ya beni öldürecekler ya da onu alıp getireceğim.
-Oğlum gitme biz onlarla düşmanız. Daha kaç yıl önce onların obasına baskın yapıp birçok erkeklerini öldürdük. Seni yakalar parça parça ederler.
-Sonu ne olursa olsun gideceğim oraya.
Mir baktı oğlu gidecek başka çaresi yo, hazırlıklarını yapıp onu yolcu etti.
Bu arada karakızın da kırkıncı günü dolmuştu. Onu teyzesinin oğluyla nişanlamışlardı.
Yunus köye vardığında baktı ki davulun sesi geliyor. Kendini sesin geldiği yöne doğru tuttu.
Yolda yaşlı kadınla karşılaştı.
-Anne misafir kabul ediyor musun?
-Başım gözüm üstüne buyur evladım tabiî ki kabul ediyoruz.
Atını ahıra çekip, içeri geçtiler.
Yunus yaşlı kadının ayaklarına atılarak durumu anlattı. Ne olur git kara kıza götür beni.
Yaşlı kadın Yunus’un önüne düşerek karakızın olduğu eve gitti. Yunus’u dışarıda bırakıp içeri girdi. Yunus’un kendisine verdiği yüzüğü karakıza gösterdi. Karakız yüzüğü görür görmez hemen tanıdı.
Yaşlı nene yüzüğün sahibine söyle, sessizce çıkıp gitsin. Yoksa obaya haber salarım seni ve misafirini koyun gibi keserler.
Yaşlı kadın Yunus’un yanına gelerek durumu iletti.
Yunus kara kara düşünmeye başladı.
-Anne bana bir yol bul, halim yok benim düşünemiyorum
-Oğlum karakızın kocası onu bu gece başka bir köye götürecek. Yaşlı biridir bir asa ile geziyor. Gidelim kapıda bekleyelim çıktıklarında sen kılıcı çekip adamı öldür. Bende iki tane at hazırlayıp getireceğim. Köy halkı durumun farkına varana kadar siz yol alıp kurtulursunuz.
Benim yolum budur başka bir ilacım yoktur oğul.
Gece yarısı Yunus kılıcını alıp evi gözetlemeye gitti baktı ki, yaşlı bir adam kapıdan içeri giriyor. Karakız da yaşlı adama minder serip üzerine oturmasına yardımcı oldu.
Yaşlı adam karakıza dönerek
-Anlat hele yabancı diyardan geliyorsun, orada neler yaşadın başına ne getirdiler de çıkıp buraya geldin.
Bu sözleri duyan karakız deli oluyor.
-Seni mundar moruk ben namusum peşimde her şeyi peşimde bıraktım. Beni bir genç istedi onun bir parmağı bile olamazsın. Şimdi bu sözleri bana söylüyorsun he. Keşke burada bitiverseydi de seni kılıcıyla paramparça etseydi.
Karakızın bu sözünü duyan Yunus kılıcı içeri giriyor.
Yaşlı adamı lime lime ediyor ve karakızı alıp dışarı çıkıyor. Kapıya geldiğinde yaşlı kadınında iki oğlu iki atla birlikte kendilerini beklediklerini görünce mutlu oluyorlar. Gençler bunları köyden güvenli bir şekilde çıkarıp yolcu ediyorlar.
Yunus karakızı sağ selamet obaya getiriyor. Onların geldiği gören oba halkı çok mutlu oluyor. Ve hemen düğün şenlik yapıp ikisini evlendiriyorlar.


Masal Nehri