Efsaneler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yolcu'nun Masalı

                          
Bir zamanlar üç kişi değirmenin birinde ekmek pişirerek geçimlerini sağlarlarmış. Dışarıdan bir ses geldi baktılar deve yükü ile bir gelmiş kapıya. Adam devenin yükünü indirmek için bunları çağırdı ama kimse gitmedi yardıma. Büyüğü ortancaya, ortanca küçüğe dedi kimse gitmeyince yolcu devenin yükünü sırtına attığı gibi getirip değirmenin ortasına koydu. Bunlar birbirlerinin gözlerine bakarak ‘’ yahu bu adam ne kadar da güçlüymüş’’dediler. Yolcuyu sofraya davet ettiler.
 Yolcu davete icabet edip sofraya oturdu ve ekmeklerin içinde hangi ekmek yumuşak ise onu aradan seçip yedi. Bu değirmencilerin de dikkatini çekti.
Aralarından biri ‘’ insan hiç aradan ekmek seçer mi böyle şeyler yapma’’dedi.
Sabret ekmeğimi yiyeyim, benim meselem uzaktır, derindir. Size sözümü söylerim.
Ekmeklerini yediler ve ‘’ hadi anlat dinleyelim’’ dediler.
Bir zamanlar daha bekârdım ve babamda benim için sağdan soldan kız bakıyordu. Ne kadar gezdiyse aklı çevredeki kızları kesmedi hiçbirini beğenmedi.
Dedi ki ‘’ oğlum filan şehir de amcanın evi var, duydum ki kardeşimin güzel ve hoş bir kızı varmış. Bir de gidip onu göreyim belki sana isterim.
Babam hazırlığını yaptı ve amcam gile gitti.
Amcamlar babamı karşıladı misafir ettiler.
Oralara kadar hangi rüzgârın attığını merak ettiler. ‘’hayırdır kardeş sen buralara gelmezdin’’ dedi.
Şükür hayırdır kardeş, ben oğlumu evlendirmek istiyorum. Haber aldım ki efendi bir kızın varmış onu oğluma istiyorum.
Hayırlısı olur inşallah bir kızdır onu da oğluna kurban ettim.
Kızı benim için nişanladılar. Babam iki üç gün daha kaldıktan sonra iznini isteyip ‘’benim artık gitmem gerekiyor, gidip oğlumu göndereceğim onu da görürsünüz’’ dedi.
Babam geldi eve müjdeyi verdi ‘’ çok şükür iş oldu, oğlum hazırlığını yap ve git amcanları ziyaret et seni görmek istiyorlar’’ dedi.
Dedim eli boş gitmeyeyim evlerinde kaç kişi var ona göre hediye götüreyim dedim.
Yedi kardeşi var nişanlının ona göre hediye hazırlarız oğlum.
Kayınvalideme kayınbabama da hediyeler hazırlayıp beni yolcu ettiler.
Tüm hediyelerimi atıma yükleyip yola çıktım. Ama bir kardeşin hediyesini koymayı unutmuştu ailem. Benimde bundan haberim yoktu.
Amcanların yaşadığı şehre vardım, sordum soruşturdum evlerini buldum sonunda.  Beni gördüklerine çok sevindiler. Komşular toplandı gece yarısına kadar oturup konuştuk. Komşular dağıldıktan sonra amcam bana dönerek ‘’ oğlum hele heybeni getir bakalım bize hediyeler getirmişsin’’ dedi.
Heybeyi getirdim hepsine tek tek hediyesini verdim sonuncu kardeşe sıra gelince baktım ki hediye bitmiş. Çok mahcup oldum, utandım ‘’ kusura bakmayın bir tanesini koymayı unutmuşlar’’ dedim.
Ama kayınbiraderim çok bozuldu morali bozuldu.
Gönlünü almaya çalıştım ‘’ sana söz yarın sabah pazara gidelim, ne istiyorsan sana alırım’’ dedim.
Sabah ilk işim hediyesiz kalan kardeşi alıp şehre gitmek oldu.
Pazarda o mağaza senin bu mağaza benim gezip durduk. Kayınbiraderim bir şey beğenmiyordu, sonunda bir mağaza ilgisini çekti içeri girdik. Bizler mağazacıyla konuşurken içeriye tuhaf biri girdi. Ufak tefek bir şeydi üç yaşında çocuk gibi görünüyordu. Onu gören mağaza sahibinin dili damağı kuruyor rengi soluyor.
Hacuc macuc denilen bu adam yanımdakine sordu ‘’ bu kimdir buraya gelmiş’’ dedi.
Damadımızdır.
Adı nedir?
Adı Yusuf’tur.
Yusuf kardeş düğününü bensiz yapma, muhakkak beni çağır dedi ve çıkıp gitti.
Mağazacının rengi yerine geldi.
Kardeş neden rengin kaçtı bu adamdan neden bu kadar korktun.
Güzel damadım bu adam canpolattır, bu şehri yıkmak istiyor, yıkıp tekrar yapıyor.
Valla bilseydim bir bacağından tutup o duvardan bu duvara sallardım.
Güzel diyorsun damad ama sen onu yenemezsin.
Kayınbiraderime hediyeyi aldım ve eve gittik. Durumu eve söyleyince evde bir gürültü koptu. Yas olmuşçasına üzülüp ağladılar. Hacuc macuc damadı duymuş onu öldürüp kızı da kendine alacak.
Bana dediler ki sizin hazırlığınızı yapacağız sabah erkenden nişanlını al git.
Sabahla birlikte bize birer at verdiler ve bizi yolcu ettiler.
Çabuk gidin eğer sizin yakalarsa seni öldürür, kızı da kendine alır.
Şehirden çıkıp çok yol gittik, nişanlıma seslenerek ‘’ kurban neden çok hızlı gidiyorsun uzaklaştık korkma’’ dedim
Öyle deme korkuyorum hacuc macuc duyarsa peşime düşer ve seni öldürüp beni de kendine götürür.
Bu hacuc macuc kimdir öyle Allah aşkına bir gelse de sende amcaoğlunun yiğitliğini görseydin.
Nişanlım ikide bir arkasına bakıyordu. Bir baktım bağırmaya başladı ‘’ vallahi hacuc macuc geliyor, uzaklarda patika yolda toz yükseliyor. Gelen kesin odur.
Gelip de ne yapabilir
Ben daha sözlerimi bitirmeden hacuc macuc’u karşımda buldum.
Yusuf evladım sana demedin mi düğünün bensiz yapma diye. Onu ben istiyordum nasıl alıp götürürsün kendine.
Ben daha hareket etmeden beni tuttuğu gibi elimi ayağımı bağladı.
Nişanlıma seslenerek ‘’ size yolluk olarak yağ koymuşlar mı’’ dedi
Evet, koymuşlar ne yapacaksın
Getir o zaman
Orda ateşi yakıp yağı eritti. Yağı sıcak sıcak boğazıma döktü. Kendimden geçtim bayıldım oracıkta. Gözümü açtığımda baktım ki kolum ata bağlı halde amcamın evine doğru gidiyorum. Perişan haldeydim ağzımda ne diş kalmıştı nede bir şey. Halimi gören amcamlar hemen gidip hekim getirdiler, hekim ağzıma dermanlar sürüp beni biraz iyi etti. Kayınbiraderim dedi kalk pazara gidiyoruz bunun sebebi benim ve sana yardım etmeliyim.
Gümüş satan bir dükkâna gittik.
Gümüşçüye dedi ki ‘’ bana bir kılıç yapacaksın’’
Nasıl bir kılıç istiyorsun.
Öyle bir kılıç olsun ki kayaya vurduğunda peynir gibi kessin.
Ne kadar tutar böyle bir kılıç
Senin için on iki altına yaparım ve sabah gel kılıcını al.
Sabah gümüşçüye gittik ama önce kılıcı deneyip öyle parasını verebileceğimi söyledim adama.
Buyur denemişim istersen sende dene.
Kılıcı aldım elime orda duran bir taşa vurdum taş ikiye böldün ama kılıcım ağzında hiç körelme olmadı.
Çok sevindim hemen oracıkta adamın parasını verdim.
Ve kayınbiraderime dönerek kardeş şimdi bu melunun evini bana göstermeni istiyorum dedim.
Önüme düştü bir günlük yolun sonunda bir şehre vardık, eliyle işaret ederek ‘’ damat bak evi şurada şehrin kuzeyinde bulunan tek evdir’’ dedi ve müsaade isteyip gitti.
Artık bundan sonrası benim işimdir sana uğurlar olsun kardeş dedim.
Gittim evin penceresinin yanında durup içerde neler olduğuna baktım. Evin için de hacuc macuc kardeşine ‘’ kardeş yeni evlendim bize mal mülk lazım hele git yollara bak kervan falan varsa bize talan edip getir buraya’’ dedi.
Kardeşi çıkıp gittikten sonra ben yine konuşmaları dinlemeye koyuldum ama ses kesildi aradan saatler geçti yine konuşmadılar. Yavaşça kapıyı açıp içeri girdim.
Nişanlım beni görünce ‘’ gel buraya’’dedi.
Kız sus adamı uyandıracaksın.
Korkma gel buraya.
Cesaretlendim içeriye doğru ilerledim, baktım ki adam uyumuş. Biraz rahatladım.
Yusuf bu adam yedi gün yedi gece yatar, yedi gün yedi gece de uyanık gezer, daha yeni uykuya daldı kalkmaz.
Nişanlımın bu sözlerinden sonra da tam rahatladım.
Dur kılıç getirmişim onu öldürüp öyle gidelim.
Hayır, bu senin kılıcınla ölmez.
Ama nasıl ölmez ki.
Yusuf bunun kendi kılıcı var ancak onunla öldürebilirsin.
Hele getir bakayım nasıl kılıçtır öyle.
Bana kılıcı gösterdi. Kılıcı görünce hayret kaldım, amcakızımla birlikte zorla kınından çıkarabildik.
Bana dedi ki ‘’ Yusuf sadece bir darbe indir, eğer iki darbe indirirsen tekrar iyi olur’’.
Amcakızı zaten bir darbe yeterli değimli?
Bir darbe indirebildim kafasına. Baktım sallanıyor ‘’ bir darbe daha vur bana’’
-Hayır, bizim adetlerde bir darbe vurulur.
Çırpına çırpına olduğu yerde öldü.
- amcakızı hadi hazırlığını yap gidelim buradan.
Müjdeyi vermek için önce nişanlımın baba evine gittik. Bizi gördüklerine çok sevindiler, ferahladılar.
Birkaç gün orada dinlendik ve dönüş zamanı geldi. Nişanlıma baba evindeyken sordum ‘’ o melun şey sana yaklaştı mı?’’
-Hayır, bana kesinlikle yaklaşmadı.
İnkâr etti bir şey demedi bana.

Tekrardan kendi memleketimize baba evime geldik.
Babam bizi görünce ‘’ kurban neden böyle alel acele geldiniz, düğünlü zurnalı düğününüzü yapacaktım’’ dedi.
Artık bilmiyordu ki başımıza neler gelmiş.
Babama başımıza gelenleri anlattım, önce çok üzüldü ama kurtulmuş olarak dönmemize de sevindi.
Gel zaman git zaman aylar geçti aradan, amcakızımın karnı da her geçen gün büyümeye başladı. Dokuz ayın sonunda bize bir oğlan baktım ki, oğlan değil sanki hacuc macuc, öldürsen olmaz, öldürmesen olmaz.
 Eşimden bir candı, onunda suçu değil bu olayda. Duruma kabullendim, babası ne yaptıysa oda yapar artık.
Oğul biraz büyüdü çocukların arasında oynamaya başladı. Hangi çocukla kavga ederse ya bacaklarını kırıyor, ya kollarını kırıyor. Birinin kulağına el et atsa kulak eliyle birlikte geliyordu. Bir gün çocuklardan birinin annesi ‘’ oğluma işin olmasın, bir tek oğlum yok senin gibi yedi dayısı yok onun’’ dedi.
Nasıl teyze benim dayım mı varmış?
Tabiî ki senin yedi dayın var hem de aslan gibiler.
Oğlum hemen geldi tekme tokat annesine girdi.
-oğlum neden beni dövüyorsun Allah’ın belası.
- Bana yedi dayım olduğunu neden söylemedin.
-Var oğlum zamanı gelince söyleyecektim.
-Öyleyse gidip onları göreceğim.
-Oğlum tek başına gitme, yolu bilmiyorsun, babanla seninle gelsin.
Geldi bana gitmek istediğini söyledi.
-Oğlum ne için gideceğiz, evde değiller, yaylalara gitmişler.
-Baba sana iyilikle söylüyorum, geliyor musun, gelmiyor musun?
-Oğlum sana dedim ki ben gelmiyorum.
Bir baktım hacuc macuc kılıcı aldığı gibi üstüme geldi. Çok korktum ‘’ oğlum şaka yapmıştım geleceğim tabi’’ dedim.
Düşündüm taşındım kendi kendime dedim ki ‘’ ben hacuc macuctan kurtuldum derken şimdi ikincisiyle başım belaya girdi,’’
Gönülsüz de olsam sabah hazırlıkları yapıp yola çıktık.
Amcalar o sıra yaylaya gitmişlerdi. Bizde dağların o güzel yaylasına gittik. Bizi güzel karşıladılar ve hemen bir koyun getirip kestiler. Dayıları yeğenlerini çok sevdiler, onunla oynadılar.
Bizim oğlan da mızrağını çadırın karşısına dikmişti, güneş mızrağa vurunca Karşıdan gelen dayısına ‘’ dayı sana zahmet o mızrağımı getirip çadırın yanında yere saplar mısın?’’ dedi.
Dayısı ne ettiyse mızrağı yerinden çıkaramadı, bir iki derken yedi dayısı mızrağın başına toplandı ama yerinden çıkaramadılar mızrağı.
Ben niyetlendim gitmeye
-Baba dur sen gitme.
Bırakmadı ben gideyim. Çok sinirlendi kalktı iki parmağıyla mızrağı yerinden çıkardı.
-Çabuk atımı getirin.
-Oğlum bekle bize koyun kesmişler, ayıp olacak dayılarına.
-Bu yedi dayım toplanıp bir mızrağı yerinden çıkaramayacak. Ben böyle dayı tanımıyorum.
Atına atladı ve cemaate dönerek ‘’ acaba hangi yol kestirmedir eve gitmek için’’ dedi.
-Kestirme yol var fakat o yol meşeden geçer giden dönmemiştir o yoldan.
-Öyleyse o yoldan gideceğiz bakalım o yolda ne varmış
-Oğlum dur o yoldan gitmeyelim.
-Hayır, olmaz o yoldan gideceğiz.
Kalktık gittik, meşenin içinde üstümüze karanlık düştü. Meşe de devam ederken baktık ki bir ateş yanıyor ilerde.
-Baba sen in atların yanında bekle benim gidip ne olduğuna bakayım.
Ben atların başında bekledim. İnşallah giderde gelmez diyordum içimden.
Bende onu izliyordum baktım, ateşin yanına yaklaştı. Ateşin başında çıplak bedeni kıllı biri oturmuş. Şişe geçirdiği yabani bir öküzü pişiriyordu.
Benim oğlan ona yaklaştı, bu biraz mırıldandı ama hareket etmedi.
Benim oğlumda homurdandı ama adama bir şey yapmadı. Öküzün bir ayağını koparıp bana getirdi.
-Baba al ye dedi.
-Oğlum sen de ye.
-Sen ye baba, ben gidip kalanını getireyim etin hepsi onun olamaz.
Oğlum ete el atınca, çıplak yaratık sinirlenmeye başladı. Bunlar birbirine girdiler, bir ağaca çarptıklarında ağaç önlerinde ileriye fırlıyordu. Birbirleriyle çok uğraştılar bir baktım uçurumdan yuvarlandılar. Peşlerinden koşup seslendim.
-Oğlum orda mısın?
Buradayım baba ama ayağım kırılmış üstüne bir parça buz koydum.
Peki, o yaratık ne oldu.
O öldü baba onun işini hallettim.
-Oğlum yol var mı yanına gelmeye?
-Baba biraz sağa doğru git oradan aşağıya bir yol gelmeli buraya.
Dediği yoldan hemen yanına gittim.
-Oğlum vaziyetin nasıldır.
-Baba ayağım çıkmıştı, onu yerine koydum bir saate kalmaz iyileşir. Atlara biner gider. Artık biliyorum ki benim babam yiğittir, benim için aşağıya indi.
-Oğlum hele kılıcını çek ben o yaratığı paramparça edeyim kurtulmasın.
Kılıcı çekip bana verdi. Kılıcı kaldırdığım gibi bir darbe indirdim buna.
-Baba madem vurmuşsun bir darbe daha vur.
-Hayır, oğlum bizim ev de darbe bir defa vurulur.
Öylece onu öldürmek zorunda kaldım, sonra pişman oldum ama babası aklıma gelince de iyi yapmış diyordum kendi kendime.

masal nehri

Yedi Kardeşin Masalı

                  
Bir zamanlar bir karı koca varmış. Bu karı ve koca çok zenginlermiş. Dünya malları çoktu ama evlatları olmuyormuş bu karı kocanın. Bu durum onları çok üzüyor, kederlendiriyormuş.
‘’Bu kadar varlığı ne yapacağız kim bitirebilir mülkümüzü. Bir evladımız olsa da ona nasip olsa mirasımız’’diyorlarmış
Bir gün evlerine bir derviş misafir oluyor.
Çok üzgün olduklarını gören derviş ‘’ neden bu kadar üzgün ve düşüncelisiniz’’ dedi.
Nasıl üzgün olmayalım, bu kadar malımız var ama bir evladımız yok ne yapacağız bu varlığı.
Derviş bunların derdini anlıyor ve şöyle diyor ‘’ büyük bir ev yapın, evin de yedi penceresi olsun, yedi tane lavaş yapın ve pencerelerin önüne bırakın. Sabah kalktığınız da bunların her biri güzel bir evlat olacaktır. Karı koca gidip yedi pencereli güzel bir ev yaptırıyorlar ve içindeki tandırı yakıp yedi tane lavaş ekmeğini tandıra yapıştırıyorlar. Ekmeklerden biri güzel tutmadığını fark etmiyorlar. Ekmekleri getirip pencerelerin önün koyup gidiyorlar. Sabah kalktıklarında bakıyorlar altı tane öyle evlat olmuş ki kıyamıyorsun bakma. Ayın on dördü gibi parlak ve güzellermiş. Yedinci evlatta ufak tefek çelimsiz biri oluyor. Bunun adını da acayip oğlan koyuyorlar.
Bir gün altı kardeş anne ve babalarının huzuruna çıkarak ‘’ bizim hazırlığımızı yapın, devlerle savaşa gideceğiz’’diyorlar.
Anne babaları gitmemeleri için yalvarıp yakarıyorlar ama evlatlarını bir türlü ikna edemiyorlar. Babaları hanımına ‘’ hanım bunların hazırlığı yap yolcu et, bizim sözümüzü dinlemeyecekler nasıl gelmişlerse öylede gidecekler’’ dedi. Anneleri üzüntülü ve ağlar bir vaziyette bunlara yolluk hazırlayıp evlatlarını uğurluyor.
Kardeşler yola çıkıyorlar, giderken bir manda sürüsüne rast geliyor. Manda çobanı bunları karşılıyor.
Günün hayırlı olsun çoban kardeş.
Hoş gelmişsiniz, yolunuz açık olsun nereye böyle yiğit gençler
Bizler devlerle savaşa gidiyoruz.
Güzel o zaman, ben önce sizi sınayayım. İki tane mandayı dövüştüreceğim eğer onları ayırabilirseniz devi yenebilirsiniz ama yenemezseniz dev sizi yenebilir.
Hadi getir de ayıralım diyor kardeşler.
Çoban hemen gidip iki tane manda getirip birbiriyle dövüştürüyor. Üç kardeş bir mandanın kuyruğundan tutuyor. Diğer üç kardeşte öbür mandaya asılıyorlar. Ne yapıyorlarsa mandaları bir türlü ayıramıyorlar.
Çoban bakıyor ki olmuyor ‘’ kardeşlerim bırakın ayıramayacaksınız, sizin işiniz yaş gibi görünüyor, dev sizi yenecektir’’.
Ondan ayrılıp tekrar yola koyuluyorlar. Bu defa bir koyun sürüsüne denk geliyorlar. Çobana selam veriyorlar.
Günün hayırlı olsun çoban kardeş
Başım gözüm üstüne gelmişsiniz gençler, nereye gidiyorsunuz böyle.
Biz devlerle savaşa gidiyoruz.
İyi o zaman sizleri sınayayım hele, siz süt sağıp vereceğim ve yedi defa sürünün etrafında dolaşacağım eğer bu süre için de bitirebilirseniz devi de yenebilirsiniz. Sütü bitiremezseniz işiniz zor olur.
Çoban sütü sağıp altı kardeşe veriyor ve gidip koyunların etrafında tur atıyor. Çoban turlarını tamamlayıp geldiğinde bakıyor ki daha tencere yarıya bile gelmemiş.
‘’Kurban kalkın gidin bu dev sizi yenecek’’ diyor.
Bunlar kalkıp yola düşüyorlar az gidiyorlar çok gidiyorlar, bir kunduracıya rastlıyorlar.
Kunduracıya selam veriyorlar, selamlarını alan kunduracı
Uğurlar olsun gençler nereye gidiyorsunuz
Biz devlerle savaşa gidiyoruz
Gelin bende sizi sınayayım, bu ağaca saplanmış çıkarabilirseniz devi yenersiniz yok eğer çıkaramazsanız savaşınız çetin olur.
Altı kardeş ağaca saplı şişe sarılıyorlar ama bir türlü çekip çıkaramıyorlar.
Kunduracı gençler bırakın şişi, siz dev ile baş edemezsiniz diyor
Gençler kalkıp tekrar yollarına devam ediyorlar.
Evinde oturan dev kızına seslenerek ‘‘ kızım hele bak etrafta hiç insanoğlu yok mu? Dişimin kovuğu ağrıyor biraz insanoğlu atıştırayım’’ dedi.
Kız dışarı çıkıp göz atıyor ve sonra gelip babasına diyor ki ‘’ uzaklarda bir toz duman yükseliyor ama ne olduğu kesin değil ’’
Onlar kesin insandır kızım, git yolun üstüne bir sepet olusu ceviz koy, eğer cevizleri avuçlayarak yiyip sonra da ağızlarını suya daldırıp içerlerse o zaman beni yenebilirler, öyle yapmasalar ben onları rahat yenerim.
Kız kalkıp sepeti cevizle doldurarak götürüp yolun üzerine bırakıyor. Kendisi de bir köşede gizlenip bunları izlemeye başlıyor.
Gençler bakıyorlar ki bir sepet ceviz yollarının üzerinde duruyor. Bunları yiyip öyle gidelim diyorlar.
Her biri eline bir taş alıp cevizler kırıp yemeye başlıyorlar. Cevizlerini yedikten sonra suyun başına geliyorlar suyu da avuçlayarak içiyorlar.
Kız hemen gelip durumu babasına anlatıyor. Dev diyor ki ‘’ öyle yaptıysalar sıkıntı yok ben onları yerim’’.
Gençler gelip devin kapısına dayanıp onu çağırıyorlar.
Dışarı çıkan dev ‘’he ne var ne istiyorsunuz ‘’
Bizler seninle savaşmaya gelmişiz.
Benim sıram mı yoksa sizin sıranız mı saldırmaya.
Biz senin kapına gelmişiz, sıra senindir.
Dev bir üflüyor hepsi yerlere saçılıyor. Bir defasında üç kardeşi, diğer defasında öbür kardeşleri mideye indiriyor.
Altı kardeşi orda bırakalım gelelim acayip oğlanın vaziyetine.
Acayip oğlanda kardeşlerini merak edip dururmuş. Kardeşlerin dönmemesi canını çok sıkar ve oda kardeşlerinin peşinden gitmeye karar verir.
Anne ve babasının huzuruna çıkarak ‘’ hazırlığımı yapın kardeşlerimin peşinden gideceğim’’ dedi.
Anne babası karşı çıkıyor ‘’ oğlum diğer altı kardeşin gidip ne yaptılar ki sende gidesin’’’’
Bakıyorlar çaresi yok acayip oğlan illa gidecek babası ‘’ bırak gitsin hanım, bunun kanı diğerlerinden üstün mü bakalım o gidip ne yapacak’’ Acayip oğlanın hazırlıklarını yapıp onu da yola salıyorlar çaresiz.
Acayip oğlan kardeşlerinin izini takip ede ede gidiyor. Yolda manda çobanına rastlıyor.
Çobana selam veriyor, çobanda hoş geldin diyor ama devamını getirmiyor. Sinirlenen acayip oğlan ‘’ zıkkımın kökü olsun neden demiyorsun nerden gelir nereye gidersin’’
Kusura bakma unuttum sevgili delikanlı nerden gelir nereye gidersin böyle.
Devlerle savaşa gidiyorum
Gel iki tane manda ayırıp dövüştüreceğim birbiriyle eğer ayırabilirsen devi alt edebilirsin eğer ayırmazsan o seni alt eder.
Çoban hemen iki mandayı getirip birbiriyle kavga ettiriyor.
Acayip oğlan bir mandanın kuyruğundan tuttuğu gibi ta tepenin arakasına fırlatıyor, diğerine öbür tepeye fırlatıyor.
Çoban bağırıp çığırıyor, ‘’vay başıma gelenler mandalarım mandalarım deyip sızlanıyor’’
‘’Manda oğlu manda sen istedin bunu şimdi neden sızlanıyorsun’’dedi acayip oğlan ve çekip gitti.
Acayip oğlan az gidiyor çok gidiyor derken koyun sürüsüne rastlıyor.
Çobana selam veriyor, çoban da bu takmıyor sinirlenen Acayip oğlan buna da çıkışıyor ‘’ sen ölesin neden demiyorsun nerden gelir nereye gidersin’’
Kusura bakma delikanlı ‘’ nereye gidersin böyle’’
Nereye olacak devlerle savaşa gidiyorum
Madem gidiyorsun gel bende seni sınayayım, sana süt sağıp vereceğim eğer ben sürünün etrafın da yedi tur atana kadar bitirirsen devi alt edebilirsin yok eğer bitiremezsen o seni alt edebilir.
Çoban sütü sağıp acayip oğlana veriyor ve sürünün etrafında turlamaya başlıyor. Daha birinci turu atmadan acayip oğlan sütü için tası ta uzaklara fırlatıyor. Durumu gören çoban çok şaşırıyor. Acayip oğlana söyleyecek sözde bulamıyor.
Yola devam ediyor bu defa kunduracıyla karşılaşıyor, diğerlerinde olduğu gibi kunduracıda bunu pek takmıyor. Acayip oğlan buna kızıyor ‘’ neden demiyorsun nerden gelir nereye gidersin’’
Genç oğlan kusuruma bakma ayakkabıya dalmıştım ondan soramadım.
Zıkkımın kökü soramadım, nereye olacak devlerle savaşa gidiyorum.
O zaman gel ben de seni sınayayım delikanlı, eğer şu ağaçtaki şişi çekip çıkarırsan devi yenebilirsin, çıkamazsan işin zordur.
Acayip oğlan şişi tuttuğu gibi ağaçla birlikte ta uzaklara fırlatıyor.
Durumu gören kunduracı vay ağacım vay ağacım deyip uzaklaşıyor.
‘’Ağacın batsın ben devlerle savaşa gidiyorum sen ağaç ağaç diye sızlanıyorsun’’dedi acayip oğlan
İnsan kokusu almaya başlayan dev yine kızını çağırarak ‘’kızım hele insanoğlu yok mu etrafta dişimin kovuğu ağrıyor belki atıştırırdım biraz.
Devin kızı damın üstüne çıkıp sağa sola bakıyor, uzaklardan hafif bir toz duman yükseldiğini görüyor ve gelip babasına haber veriyor.
Baba insanoğlu görmedim ama çok uzakta hafif bir toz duman kalkıyor gibi.
Babası yine kızını önceki defa yaptığı gibi tembihliyor ‘’ kızım sepeti cevizle doldurup yolun üzerine bırak gelen insanoğlu eğer bunları avuçlayarak yiyip sonrada ağzını suya bandırarak içse o zaman beni yenebilir. Yok, öyle yapmazsa sıkıntı yoktur onu bir defa da yutarım
Devin kızı sepetinin cevizle doldurup yolun üzerine bırakıyor kendisi de bir köşe de gizleniyor. Acayip oğlan cevizleri görünce bunları avuçlayarak yiyip bitiriyor ve suyuna da ağzını bandırıp içiyor.
Kız hemen gidip durumu babasına iletiyor. Bu sözleri duyan dev korkmaya başlıyor.
Acayip oğlan gidip devin kapısına dayanıyor. Ey dev çık dışarı,
Dev korka korka dışarı çıkıyor ve ‘’ ne var ne istiyorsun’’
Seninle savaşmaya geldim.
Sıra ben de mi sen de mi?
Ev sahibi sensin ey dev sıra sendedir.
Dev acayip oğlanın üzerine atlıyor, acayip oğlan kendini yana çekiyor ve kılıcını çektiği gibi devin üç kafasını uçuruyor. Bir darbe daha vurarak diğer üç kafasını uçuruyor. Yere serilen devin karnını kılıyla deşip kardeşlerini çıkarıyor.
Siz nereye gitmiştiniz söyleyin bakalım.
Her biri acayip oğlanın başına bir şaplak vurup ‘’ dayımızın evine âşık oynamaya gitmiştik nereye gideceğiz başka.
Her yedi kardeş beraber devin kızının başına çullanarak ‘’ çabuk bize babanın hazinesinin yerini söyle yoksa seni öldürürüz’’
Ahıra gidip orda atın ayağının altında bir taş var tüm hazinesi o taşın altındadır
Gidip taşı kaldırıyorlar ve taşın altından çıkan kuyuya inmeye başlıyorlar. İndikçe vay biz yandık bittik diye bağırmaya başlıyorlar.
Acayip oğlan ‘’ durun ben ineceğim aşağına ne kadar bağırıp çağırsam da beni aşağı salmaya devam edin’’dedi  
Acayip oğlan sonunda aşağı iniyor ve yedi deve yükü hazineyi iple yukarı gönderiyor.
Diğer kardeşler niyeti bozun onu öldürmek istiyorlar ‘’ gelin kuyunun ağzını kapatalım çıkamasın, eve gidersek tüm foyamızı ortaya çıkarabilir’’ deyip kuyunun ağzını kapatıyorlar.
Acayip oğlan bakıyor gittiler bağırıyor taş uzak git, taş uzak git yoksa öyle bağırırım ki parça parça olursun.
Taşta kıpırdama olmuyor. Acayip oğlan öyle bir bağırıyor ki paramparça olup aşağı dökülüyor. Acayip oğla devin kızını kendisini kuyudan çıkarması için çağırıyor.  Kız korkudan hemen gelip onu kuyudan çıkarıyor.
Kuyudan çıkan acayip oğlan kardeşlerinin peşine düşüyor. Yolda bunları görüyor bakıyor ki yorulan kardeşleri her biri bir köşeye dağılıp yatıyor. Bunların tüm yükünü boşaltan acayip oğlan altınların yerine çalı çırpı taş ne bulduysa dolduruyor.
Uyanan kardeşler bakıyorlar ki yükleri biraz hafiflemiş, bunu dinlenmelerine verip yola devam ediyorlar.
Evin damına gelip anne ve babalarını çağırıyorlar anne baba halıları serin sizlere hazine getirdik servetinize servet kattık. Anne babaları hemen halıyı seriyorlar.
Altı kardeş damdaki pencereden yüklerini boşaltıyorlar çalı çırpı taş ne varsa evin içine doluyor, ağaç parçaları anne ve babalarının gözüne değiyor ve birer gözleri kör oluyor.
Hay sizler olmaz olaydınız ne getirdiğiniz hazine ne de yaptığın evlatlık olsun. Allah belanızı versin bizi kör ettiniz
Onlar bu haldeyken acayip oğlan bu defa damın üstüne geliyor ‘’ anne baba halıları serin size hazine getirdim’’ dedi.
Kızan annesi ‘’ kardeşlerin gözümüzü çıkardı zaten bir şey sermiyor.
Babası ‘’hanım hele getir ser diğer bir gözümüzü çıkardı buda diğerini çıkarsın ne yapalım’’ dedi
Acayip oğlan damdan altınları döküyor altınlarda biri babasının biri annesinin gözüne değip iyileştiriyor. Bunlar sevinçten uçuyorlar adeta. Hemen diğer hayırsız evlatları kovup sadece acayip oğlanı kendilerine evlat ediniyorlar ve böylece mutlu bir hayat sürdürüyorlar.






 Masal NEHRİ

Neçar'Iın Masalı

                 

Bir zamanlar, bir padişah yaşarmış. Padişah oğlu Neçar’ı çağırır ‘’ oğlum ben hastayım eğer ölürsem hepiniz cenazemle birlikte mezarlığa gelmeyin. Biriniz muhakkak tahtımda kalsın yoksa taht elinizden gidebilir’’ diyor.
 Gün geliyor babaları ölüyor. Neçar diyor hepimiz cenazeyle birlikte gitmeliyiz yoksa babamıza ayıp olur.
Cenazeyi defin edip döndüklerinde bir bakıyorlar amcaları tahta oturmuş. Ne yapıyorlarsa amcaları tahttan inmiyor.
Babanız bana ne reva gördüyse bende size reva görüyorum ve tahtı ben alıyorum
Kardeşler bakıyor çaresi yok yanları birkaç altın ve orak alarak çıkıp gidiyor. Çalışarak geçimlerini sağlamaya karar veriyorlar böylece.
Yolda giderken olgunlaşmış bir tarlaya rastlıyorlar ve başlıyorlar tarlayı biçmeye. Bir süre sonra tarlanın sahibi gelip bakıyor ki birileri tarlasını biçiyor ‘’ vay siz hoş gelmişsiniz sizleri gökte ararken yerde buldum’’ dedi.
Tarlanın sahibi bir dev imiş ve bunlara diyor ki ‘’ benim bir atım ve öküzüm var bunlar bin kişiye karşı savaşacak güçteler.
Öğleye doğru dev bir kağıt yazarak Neçar’a veriyor ‘’ bu bize yapılacak yemeğin ismidir götür eve ver yemeği hazırlayıp sana versinler getirirsin. Kağıda da yazmış ki bu ademoğlu gelince onu kes bize kavurma yapıp getir’’ Neçar kağıdı alıp gidiyor ve yolda kağıdı okuyor bakıyor ki ismi yazılmış, ismini siliyor, yerine yazıyor ki öküzü kes kavur bize gönder.
Devin karısı da hemen öküzü keserek kavurup bunlara gönderiyor.
Neçar yemeği alıp götürüyor.
Dev bakıyor ki Neçar elinde yemekle geliyor, çok şaşırıyor ‘’ bu nasıl sağ selamet geldi’’
Bu ne etidir diyor dev
Senin öküzün etidir
Dev anlıyor Neçar ondan da kurnaz bir şey demiyor artık.
Akşamüstü olunca Neçar kardeşlerine ‘’ devin evine gittiğimiz de döşeğin üzerine oturmayın ve bir şey içmeyin yoksa dev sizleri sarhoş edecek’’ dedi.
Akşam bunlar devin evine gidince iki kardeşi Neçar’ın sözünü dinlemiyor ve gidip döşeğin üzerine oturuyor, Neçar ise gidip tandırın yanına oturuyor.
Dev hemen yedi yılın şarabını getirip bunlara içiriyor, iki kardeş içip sarhoş oluyor. Neçar ise şarabı gizlice tandıra döküyor sürekli.
Dev yatınca Neçar hemen kardeşlerini alıp uzaklara götürüyor ve onların yerine devin iki kız kardeşini koyuyor. Gecenin bir yarısı dev kalkıp bunların başını kesiyor bir bakıyor ki yataktakiler kız kardeşleridir.  Arıyor tarıyor ama Neçar’ı bulamıyor. Neçar ise iki kardeşini alıp uzak bir ülkeye gidiyor.
Burada da aklını çalıştırıyor ve padişahın yardımcısı oluyor, iki kardeşi ise kaz sürüsüne bakıyor. Kardeşleri Neçar’ı kıskanmaya başlıyorlar.
Biz kazcı olduk Neçar ise padişahın yardımcısı oldu.
Bir gün izin isteyip padişahın divanına çıkıyorlar. Padişahım divanın bereketli görkemli olsun, fakat bir şey eksiktir.
Ne eksiktir diyor padişah
Dev’in atı da olsa tam görkemli olacaktır.
Nasıl olacak kim getirebilir atı.
Neçar getirebilir ancak.
Padişah emir verdi Neçar’a gidip atı getirmesi için, Neçar mecburen kalkıp gitti. Dev’in evine vardı ve samanlıkta gizlendi.
Akşam dev avdan dönünce burnuna insan kokusu geliyor.
Anne bana insan kokusu geliyor
Oğlum senin korkundan kim gelebilir buralara.
Gece olup dev uyuyunca, Neçar atı çalmak için harekete geçiyor lakin at buna bir türlü yol vermiyor, kişniyor, hopluyor, zıplıyor.
Gürültüyü duyan dev uyanıyor, bakıyor kimse yok bir ağacı alıp atı dövüyor ve yine gidip yatıyor.
Neçar ata diyor ki ‘’ sahibin seni sevmiyor ne kadar dövüyor, bırak seni götüreyim’’ böylece atı çalıp padişaha veriyor.
Sabah olunca dev bakıyor ki atını da çalmışlar. Anlıyor ki Neçar bu işi yapmış. Başına gelen her olayda daha çok üzülen devin gözlerine iyi görmemeye başlıyor.
Neçar’ın kardeşleri bakıyorlar Neçar sağ gelmiş. Hemen padişahın divanına gidiyorlar.
Padişahım dev’in atını getirdin karısını da getirsen daha güzel olacak.
Padişah yine Neçar’ı gönderiyor devin evine. Neçar gidip aynı yerinde gizleniyor.
Gece gizlice odaya girip devin karısının ağzını ve ayaklarını bağlıyor ve diyor ki ‘’ seni öldürmeyeceğim kendime götürüyorum korka sakın’’ yolda padişahın şehrine yaklaşırken ‘’ sen bacımsın anamsın seni kendime alamam padişahıma verebilirim ancak’’diyor.
Sabah kalkan dev karısını da göremeyince daha çöküyor.
Neçar’ın kardeşleri de bakıyorlar kardeşleri sağ selamet gelmiş, yine soluğu padişahın yanında alıyorlar.
Padişahım eğer hayat suyunun kaşığı da gelse tam olacak, o zaman hep genç kalacaksınız.
Kim getirebilir ki dedi padişah
Getirse ancak Neçar getirebilir kaşığı.
Padişah yine Neçar gönderdi devin evine.
Akşam dev eve gelince anne bana ademoğlu kokusu geliyor.
Oğlum senin korkundan kim gelebilir buraya.
Dev şüphelense de bir şey yapmıyor.
Gece olunca Neçar harekete geçiyor, kaşık da devin annesinin kucağında imiş. Neçar elini uzatıp kaşığı almak isterken anne dev uyanıyor ve bunu yakalıyor ‘’ oğlum kalk hırsızımızı yakaladım’’ diyor.
Dev hemen Neçar’ı yemeye niyetleniyor.
Neçar ‘’ ben kaç gündür gidip geliyorum çok zayıfladım benden bir tat almazsın, beni birkaç gün besle öyle ye’’ dedi.
‘’ doğrudur birkaç gün besleyeyim öyle yerim’’
Aradan birkaç gün geçiyor, dev tarlasına çalışmaya giderken annesine ‘’ anne sen bu hırsızı pişir öğle yemeğinde bana getir’’ dedi.
Annesi kalkıp Neçar’ı kesecekken, Neçar ‘’ beni böyle kesersen ben haram olurum, ikimizde soyunalım beni öyle kes ancak o zaman helal olurum’’ dedi.
Devin saf annesi bunun dediğini yapıyor ve soyunmakla meşgulken Neçar bunu kaynar tencerenin içine itiyor. Tencereye düşen anne dev haşlanıyor adeta.
Neçar bu alıp bir tencereye koyuyor, elbiselerini de üzerine giyiyor ve devin olduğu tarlanın yakınına gidiyor.
Dev’e seslenerek ‘’ gel yemeğini götür, ben eve gideceğim bir sürü işim var’’ diyor.
Dev gelip yemeği götürüyor. Yemeği yerken bakıyor ki bu kadın etidir. Ağlamaya başlıyor, evim yıkılsın bu adam annemi de bana yedirdi.
Neçar da kaşığı alıp padişaha gidiyor.
Kardeşleri bakıyor Neçar yine sağ kurtulmuş. Bunlar yine padişahın divanına gidiyorlar.
Padişahım artık hiçbir eksiğin kalmadı keşke devi de görseydin diyorlar.
Padişah yine Neçar’ı gönderiyor.
Neçar padişahtan, çivi, makara, kerki, keser ve bir tane teke postu, postun tüylerine asılmış ziller istiyor.
Padişah hepsini hazırlayıp Neçar’a veriyor.
Neçar gidip devin evinin üzerinde oynuyor
Dev diyor o kimdir damda
Ben ruh alanım gelmişim senin ruhunu almaya.
Dur o zaman kendime bir tabut yapayım öyle al beni
Sen yapma bende usta var
O zaman gönder gelip yapsın
Neçar, teke kılığında gelip tabutu yapıyor ve diyor ki ‘’ hele bir içine gir geniş mi dar mı bakalım’’
Dev tabutun içine girerken Neçar hemen tabutu çivilerle kapatıyor.
Biliyor musun ben Neçar’ım tüm bunlar ben başına getirdim.
Neçar devi alıp padişahın divanına götürüyor
Padişah ‘’ hele aç görelim devi’’diyor.
Hayır, açarsam bizlere ziyan eder.
Hayır, aç bize ne yapabilir ki diyor padişah.
Tabutu açınca dev çıktığı gibi şehrin içine dalıyor önüne çıktıysa yakıp yıkıyor, sonunda bir tek o ve Neçar kalıyor.
Neçar’ın peşine düşüyor, Neçar kendini bir değirmenin içine atıyor, dev de kendini peşi sıra atıyor.
Dev değirmenin içinde sıkışıp çıkamıyor, Neçar hemen nefti getirip değirmeni yakmak istiyor.
Dev diyor ‘’ ne olur beni hemen yakma bu şehre çok zarar verdim vebalinin altından kalkamam. Kulağımda üç tane inci var gel onları çıkar, biri kardeşlerinin, biri padişahın biri de şehir halkının ruhudur. Onları çıkarıp kırarsan hepsi yeniden canlanacaktır.
Neçar incileri çıkarıp devi de değirmenle birlikte yaktı.
İncileri getirdi, kardeşininkileri ve şehir haklininkini kırdı. Ama padişahın incisini kırmadı. Böylece kendisi de şehrin padişahı oldu.


 Masal NEHRİ

Arap mirinin hikâyesi

                      Arap mirinin hikâyesi


Bir gün üç arkadaş denizci olabilmek için yollara düştüler.
Az gittiler, çok gittiler akşam bir Arap mirinin evine misafir oldular.
Mir bunları karşıladı,
-Uğurlar olsun nereye gidiyorsunuz gençler.
-Biz denizci olmaya gidiyoruz.
-Evlatlarım denizci olmayın, denizcilik tehlikeli bir şeydir, ondan bir hayır göremeyebilirsiniz. Bu sevdadan vazgeçin gençler.
- Gitmemiz gerekiyor Mirim geçimimizi sağlamamız lazım.
- Size ben rızkınızı vereyim, gitmeyin denizciliğe.
-Olmaz gidip kendi rızkımızı kendimiz kazanacağız.
-Evlatlarım, bir gün bende iki arkadaşımla birlikte sizin gibi denizci olmak için yollara düştük.  Gemiye binip denizlere açıldık. Denizin ortasına geldiğimizde bir rüzgâr kalktı, fırtına oldu. Gemimiz parça parça oldu. Ve arkadaşlarım da denizde kayboldular. Bende bir tahta parçasına tutunarak hayatta kalmaya çalıştım. Gece boyunca tahtanın üzerinde yoldu oldu. Sonunda bir adanın kıyısına vardım. Tahtamı karaya çıkardım ve adanın içini gezmeye başladım. Adada birkaç meyve dışında yiyecek bir şey yoktu.
Günlerin böyle geçip gidiyordu. Bir dikkatimi çekti baktım ki denizden bazı insanlar kumun üzerine çıkıp süre oynadıktan sonra tekrar denize geri dönüyorlar.
Bende gidip kumu kazı altına gizlendim. Deniz insanları tekrar geldiler. Bunlar tam dönecekken ben birinin ayağından tutup kendime çektim. Baktım ki bir kadındır. Onu kendime eş ettim. Aradan birkaç yıl geçti, iki çocuğumuz oldu. Çocuklarımız her gün büyüyordu.
Eşim bir gün yanıma gelerek ‘’ kaç yıldır yanındayım ama hiç bırakmıyorsun denize gireyim’’dedi.
-Eğer gönlün istiyorsa gidelim denizin yanına, sende denize gir.
Denizin yanına gittik ve eşim de denize girdi.
-Oğlanın birini gönder beraber yüzelim
-Sen bilirsin biri yanına gelsin.
Eşim gelip birini götürdü bir yanımda kaldı. Biraz daha yüzdükten sonra yine bana seslenerek ‘’diğer oğlanı da gönder yüzelim, korkma nereye gidebiliriz ki ‘’ dedi.
Bende rahatlamıştım artık, diğer oğlan içinde izin verdim.  Bir süre denizde yüzdüler, bir baktım denizin içine doğru kaybolup gittiler. Çok üzüldüm. Hemen gidip tahtamı getirdim ve denize açıldım. Zaten adada ölecektim hiç olmazsa karaya çıkma yolunda öleyim dedim.
Birkaç gün tahtanın üzerinde denizde gidip geldim artık kendim den geçer hale gelmiştim ki tahtam bir kara parçasına oturdu. Tahtayı orada bırakıp gittim.
Akşam bir köye vardım ve bir eve misafir oldum. Otururken birde ne göreyim ala bir köpek gelip minderin üzerine uzandı. Kadına dedim ki ‘’ bacı bu ne köpektir.’’
-Bu köpek benim eşimdir.
-Nasıl senin kocan olabilir.
-Bizim tarafın kadınları erkek çocuklarını köpek olarak doğururlar, kızları da aynı kız olarak doğururlar.
Çok şaşırmıştım, duruma alışmaya çalışıyordum.
Yatmaya kadın yanıma gelerek ‘’ kocam diyor ki misafirimiz yanımızda çalışır mı? ‘’
-Olur, yanınızda çalışırım.
Onların yanında kalıp çalışmaya başladım.
Zamanla kadınla aramız iyi olmaya başladı ve onunla birlikte oldum. Birlikte kaçalım dedi, bende bir gece yarısı kadını alıp yollara düştüm.
Yolda karşımıza bir dağ çıktı bana dedi ki ‘’ bu dağın adına nika dağı derler buranın sınırına vardık mı kurtulduk demektir. Köyden çok uzaklaşmıştık ki bir de ne görelim köyün tüm köpekleri peşimize düşmüşler. Dağa doğru kaçmaya başladık. Kadın arkada kaldı, kadını yakaladıkları gibi paramparça ettiler. Kendi dağa attım köpekler bana yaklaşamadılar, ulumaya başlayıp gerisin geri çekip gittiler.
Bu yeni ülkeye doğru yol almaya başladım. Köyün birine giderek bir eve misafir oldum. Ev sahibi köyün çobanı olmamı istedi. Bende kabul ettim ve çoban oldum.
Üç dört ay köyde çobanlık yaptım. Koyunları sahibi beni evlendi. Yaşadığım köyün bir adetleri vardı. Karı veya kocadan hangisi ölürse eşi de onunla beraber gömülürdü.
Bir akşam ben koyunlarımı getirirken baktım ki üç dört kişi geliyor. Ben yakaladılar. Ve bir şey dememe fırsat vermeden alıp götürdüler.
-Beni neden götürüyorsunuz.
-Karın ölmüş onun için seni de gömeceğiz
Sabah oldu cenazeyi aldılar, benimde yanıma kırk günlük ekmek koyarak onunla beraber götürdüler. Bizi bir kuyunun başına getirdiler ve içine atarak üstümüzü tekrar kapattılar. Benden iki gün önce padişah ölmüştü onun da karısını beraberinde gömmüşlerdi. Padişahın karısı benim sesi duyup yanıma geldi. Birkaç gün böyle sürdürdük. Karanlığın içinden bir tıkırtı gelmeye başladı.
Elimi gezdirdim ve anladım ki bu bir tilkidir, bunun kuyruğundan tutup takip etmeye başladım. Kadında peşimden elbiselerimi tutarak ilerliyordu.
Tilki gitti bir delikten çıktı ama çıktı delik bir uçurumdu. Oradan inmemiz imkânsızdı aşağıda deniz vardı ve korkuyorduk atlamaya. Tilki kayaların üzerinden zıplayıp gitti gözden kayboldu. Benle kadın çaresizce deliğini çıkışında bekledik.
Denizin içinden birden eski karım ve çocuklarım çıktı
Bana dedi ki ‘’ bize dokunmasan gelip seni oradan kurtarırız’’. Ben de söz verdim bir şey yapmayacağıma. İki çocuğumla geldi ve bizi aldıkları gibi götürüp denizin kenarına bıraktılar.
Kadınla birlikte yola koyulup sonunda evimize gelebildik.
-Size diyorum gitmeyin, başınıza kötü şeyler gelmesinden korkuyorum. Her birinize birkaç altın vereyim gidin evinize
-Hayır, gitmemiz gerekiyor.
-Peki, o zaman size bir meselemden daha bahsedeyim. Bir gün yine üç arkadaş kalkıp meşe ormanına gittik. Az gittik çok gittik, bir baktık ki uzaktan bir duman yükseliyor. Merak edip yaklaştık. Vadinin içinde bir oyun sürüsü ve başlarında bir dev vardı.
Koyunları mağaraya götürdük. Biraz yaklaştığımızda fark ettik ki dev kördür.
Yavaşça içeri girdik, kokumuzu alan dev ‘’ sizleri gökte ararken yerde buldum ancak elime geçtiniz’’ dedi ve yeni bir ateş yaktı. Ateşin üstüne tenceresini koydu. Güzel bir kadında bunun yanına gelip ekmek koyup tekrar gitti.
Bir şişi alıp ateşin içine koydu, şiş güzelce ısındıktan sonra şişi bir arkadaşım karnından sokup diğer tarafından çıkardı. Ve arkadaşımı ekmeğin arasına sarıp yedi.
Biraz bekledikten sonra şişi yine ateşin içine koydu ve aynı şekilde öbür kardeşimi de yedi. Yalnız başıma kaldım.
Aynı şekilde şişi ateşe tekrar koydu. Kendi kendime dedim ki evim yıkılsın bu beni de yiyecek birazdan.
   Ateşin yanına yan uzanmıştı, baktım ki dev kendinden geçmiş uyuyor.
Yavaşça kalktım ve şişi ateşin içinden çıkarıp gözlerinin üzerine bastırdım dev yerinden zıpladı. Aradı taradı beni bir türlü tutamadı. Bende koyunların için girip gizlendim. Sabah oldu dev kapıda bacaklarını açarak tek tek kontrol edip öyle dışarı saldı. Ben de koyunların içindeki tekeyi kesip postunu üzerime geçirdim zilini de boynuma takarak devin bacaklarının arasından dışarı çıkabildim. Biraz uzaklaştıktan sonra ‘’ bu tarafa gel’’ dedim.
Sesimi duyan dev peşime düşmeye başladı. Uçurum kenarına gidip yine buraya gel dedim. Dev gelince kenara çekildim. Aşağıya düşen dev paramparça oldu. Bende koyunları ve kadını kendime alıp geldim.
Mir yine gençlere gitmeyin bir hayır bulamazsınız dedi.
Gençler yine aynı kararlılıkla gideceklerini söyleyince mir başından geçen başka bir hikâye anlatmaya başladı.
Bir gün yine arkadaşlarımla hırsızlık yapmak için yola çıktık. Az gittik, çok gittik. Bir mezarlığın yanına vardık ama bir tuhaflık olduğunu gördük. Tüm mezarlık ehli boğazına kadar gömülü kafaları dışarıdaydı sadece. Bir de ne görelim at üzerinde bir dev yanında da bir köpek son sürat bize doğru geliyorlar.
Bizleri yakalayıp boğaza kadar toprağa gömdü. Ve köpeği yanımızda bırakıp gitti. Gece oldu baktım ki köpek bir arkadaşın önün kazarak karnını deşip onu yedi.
Birkaç saat sonra diğer arkadaşımı da aynı şekilde öldürüp yedi.
Bir süre sonra köpek benim etrafımda gidip gelmeye başladı. Toprağımı kazmaya başladı. Bende yavaşça ağzımla kulağını tuttum. Köpek bir o yana bir bu yana sallandı ama onu bırakmadım. Bir kolum dışarı çıktı. O elimle toprağı atıp dışarı çıkabildim.
Köpeği de öldürdüm tabiî ki. Dev gelecek diye çok korkuyordum. Mezarlıktaki ağacın üzerine çıktım.
Baktım dev yine geliyor. Köpeğin öldürüldüğünü görünce çok sinirlendi sağa sola baktı bulamadı beni. Başını kaldırıp ağaca bakınca beni fark etti.
-İn aşağı
-Senden korkuyorum. Attan in ve kılıcını atın üzerinde bırak o zaman inerim
Dediğimi yapıp attan indi ve biraz ilerde bekledi. Ben de yavaş yavaş aşağı inmeye başladım. Ağacın ortasına geldiğimde atın üzerine zıpladım. Kılıcı aldığım gibi devin kafasını yerinden uçurdum.
Başıma bir bez sarıp, atı serbest bıraktım. At beni alıp direk devin evine gitti. Kapıyı çaldım eşi çıktı dışarıya.
Eşine dedim ki ‘’ devi öldürdüm’’
-İyi yapmışsın Allah senden razı olsun. Çok zalim biriydi.
Kadın bana da bir küp altın vererek beni yolcu etti. Bende çıkıp evime geldim.
Mir sonunda gençleri ikna edebildi. Gençlerin rızkını verip onları evine gönderdi.



Masal NEHRİ

Kırmızı Gözlü Soro


Zamanın birin de bir tüccar yaşarmış, bu tüccar oğlunu çağırarak oğlum artık yaşlandım. Ölümüm yakındır eğer ölürsem kırmızı gözlü Soro’yu sakın hizmetçi olarak tutma dedi.
Zaman geçti ve yaşlı olan tüccar hastalanıp gözlerini kaybetti.
Oğlum kendine bir hizmetçi tut ben artık sana yardımcı olamam. Pazara gidip bir hizmetçi al getir.
Oğlu kalkıp şehre gitti. Tüccarın oğlu yolda giderken bir baktı ki iki kişi mezardan bir ölüyü çıkarmış dövüyorlar.
‘’ Siz neden böyle yapıyorsunuz’’ dedi.
Bu adam bize borçluydu ve borcunu ödemeden öldü. Şimdi bizde borcumuza karşılık onu dövüyoruz.
Eğer onun borcunu ödersem serbest bırakır mısınız onu
‘’Bırakırız tabi’’ dediler.
Adamlara ölünün borcunu ödeyerek, onları gönderdi. Ölüyü de gömerek üstünü tekrardan toprakla kapattı.
Şehre varıp akşama kadar hizmetçi aradı. Kimseyi bulamayıp eve eli boş döndü.
Ertesi gün tekrardan şehre gidip hizmetçi aradı. Gezerken karşısına biri çıkıp ve ‘’ siz hizmetçi arıyor muşsunuz’’
‘’Evet’’ dedi
Baktı ki bu kırmızı gözlü Soro’dur
‘’Sen bana lazım değilsin kurban’’ dedi.
O akşam evinde döndüğün de karşısına Soro’nun çıktığını ama onu tutmadığını söyledi babasına.
Babası ‘’oğlum yarın yine pazara git belki birini bulursun’’dedi.
Hizmetçi tutmak için sabahleyin tekrardan şehre indi. Soro yine karşısına çıktı, bu defa mecburen onu hizmetçi olarak tutup getirdi.
Babası ‘’ madem Soro’yu tutmuşsun hadi hayırlısı olsun’’ dedi.
Hazırlıklarını yapıp ticaret için yola çıktılar. Uzun bir yolculuktan sonra gece uygun bir yerde kervanlarını durdurup dinlenmeye koyuldular.
Kırmızı gözlü Soro hemen ağa sının yemeğini ve çayını hazırlayarak önüne koydu. Daha sonra onu yatağına yolcu ettikten sonra gidip kervana bekçilik yaptı.
Sabah tekrar yola koyuldular, yolda karşılarına yaşlı bir adam çıktı. Yaşla adama selam vererek şama gitmek istediklerini fakat önlerinde üç yol olduğunu hangisinden daha rahat gideceklerini bilmediklerini söylediler.
Yaşı adam yolları işaret ederek ‘’ şu yoldan giderseniz Şam’a altı ayda varırsınız, sağ selamet gidip gelirsiniz. Şu yoldan giderseniz dört ay sürer o yoldan gidenleri bazıları döner bazıları dönemez. Sonuncu yolda iki ay sürer fakat bu yoldan gidenler hiç dönmemiştir’’ dedi.
Tüccar ‘’ bizde o zaman altı aylık yoldan gideriz’’ dedi.
Kırzmızı gözlü Soro ise ‘’ hayır iki aylık yoldan gideceğiz’’ dedi
Evim başıma yıkılsın ben ne yaptım, babam bana bu adamı tutma diye beni uyarmıştı. Akılsız kafam onu dinlemedim.
Hizmetçiye güç getiremedi ve mecburen iki aylık yol üzerinden devam ettiler.
Akşama kadar yol gittiler, akşam soro yine sahibinin tüm kulluğunu yapıp kervanın bekçiliğini yapmaya gitti.
Gecenin bir vakti kervanın köpeği boci derin derin ulumaya başladı. Soro bir baktı dev bir ejderha geliyor. Köpek yine ulumaya başladı ve ‘’ ey ejderha kimse yok mu seni öldürsün ve kafanı bir güzel ezerek bunu da yedi yıl hasta olan birinin bedenine sürerek onu iyi etsin’’dedi. Ejderha da gürleyerek ‘’ kimse yok mu seni öldürsün beyin yedi yıl bile kör olan birinin gözlerini açar.
Kırmızı gözlü Soro kılıcını kuşanıp ejderhanın karşısına çıktı. Bunlar sabaha kadar savaştı, şafakla birlikte ejderhanın kellesini uçurmayı başardı.  Ejderhanın kafasını bir kutuya koyup yanına alıyor. Sabah yollarına devam ediyorlar.
Böylece gidip de gelmeyenlerin yolunu kesen ejderha da ortadan kaldırılıyor.
Şam şehrine sağ selamet varıp tüm mallarını satıyorlar.
Bir baktılar ki tela çağırıyor ‘’ padişahımız çok kötü bir hastalığa yakalanmıştır kim onu iyi ederse dünyalık ne isterse padişah tarafından karşılanacaktır.
‘’Efendim söyle ben iyi edebilirim’’ dedi Soro
Evladım ben ne anlarım hekimlik işinden, daha önce hekimlik mi yapmışım sanki.
Sana söyle diyorum eğer söylemezsen kılıcımla seni ikiye bölerim.
Tüccarın oğlu korkusundan ben iyi edebilirim dedi.
Tellal padişahın huzuruna çıkarak ‘’ filan ülkeden gelen bir tüccar ben iyi edebilirim diyor’’ dedi
Padişah emir verip tüccarın hemen huzuruna getirilmesini istedi.
Soro ejderhanın kafasını sahibine vererek ‘’ al bunu götür ve bir güzel ezdikten sonra, padişahın çıplak bedenine sür bir paket kumaş ile de bedenini sar ve yirmi dört saat öyle kalsın. Sabaha bir şeyi kalmaz padişahın’’ dedi.
Sor onun dediği şekilde yaptı ve padişah sabaha sağ selamet çıktı. Padişah tüccarı yanına çağırarak dile benden ne dilersen dedi.
Soro sahibine ‘’ padişahın kızını istemesini’’ söyledi.
Padişahım sağ olsun dünyalık bir mal istemiyorum, yeterince malım var çok şükür eğer padişahım uygun görürlerse kızını istiyorum dedi tüccar.
Padişah üzüntülü bir sesle ‘’ keşke benden her şeyimi tahtımı bile isteseydin tek kızımı istemeseydin, kızımı daha önce iki üç kişi istedi ama hepsi sabaha ölü olarak çıktılar’’ dedi.
Padişah kızını tüccara verdi.
Gece oldu bunlar odalarına çekilip yattılar.
Soro’da kılıcı kuşanıp başlarında nöbet tuttu ve gecenin bir vakti baktı ki kızın saçlarının arasında iki tane yılan yavrusu sahibinin boynuna doğru gidiyor. Soro hemen kılıcını çekip yılanların kafasını uçurdu.
Padişah ta o gece sabaha kadar uyuyamadı ‘’ bu genç bana iyilik edip beni iyileştirdi. Ben ise onu ölüme gönderdim, inşallah sabaha sağ selamet çıkar’’ dedi kendi kendine.
Sabah olunca adamlarını damadını kontrol etmek için gönderdi hemen.
Padişaha müjdeyi getirip damadın sağ selamet sabaha çıktığını söylediler.
Padişah hemen yedi gün yedi gece düğün yaptı ve tüccara da malının iki katı adar mal vererek onu evine yolcu etti.
‘’Yolun açık olsun damadım ve kızım’’ dedi.
Üçü dinlenmek evlerine doğru yola çıktılar. Akşam olunca her zaman ki gibi kervanlarını bir yere çekip dinlendiler.
Soro ‘’ ağam biliyorsun bu varlığının hepsi benim sayemdendir  .
Evet doğrudur.
O zaman ikiye bölelim.
‘’Bölelim tabi ki’’ dedi tüccar.
Sonra tüm malları eşit bir şekilde ikiye böldüler.
Soro yine ‘’ ağam bir şey kaldı mı’’ dedi
Hayır neden!
Köpeğimiz kalmıştır ya benim ya senin olacak
Hayır, ağam onu da böleceğiz.
Allah aşkına senin veya benim olsun ne fark eder.
‘’Hayır helalık olmalı’’ dedi Soro
Kılıcını çektiği gibi köpeği ikiye böldü ve ağam yarısını kendine al dedi
Ne yapayım yarısını at gitsin. Dedi sahibi
Yine sözü aldı Soro
Artık bir şeyimiz kaldı mı?
Hayır kalmadı
Kaldı ağam senin hanımın kaldı.
Ağanın ödü koptu ‘’ Allah aşkına onu da ikiye bölmeyesin senin ya da benim olsun’’ dedi.
Hayır ağam ben helallik isterim oda ikiye bölünecek ve yarısı benim yarısı da senindir.
Ağası çığlık attı Allah hakkı için nasıl olurda eşimi ikiye bölersin dedi
Soro kılıcı çekerek kadına doğru yöneldi.
Kadın korkudan öyle bir çığlık attı ki saçlarının arasında gizlenen iki yılan fırladı. Soro kılıcı çekerek iki yılanın da kafasını uçurdu.
‘’Ağa bu iki yılan senin eşinin hastalığı idi.bir gün muhakkak sana bir ziyanları dokunacaktı. Köpeğin beynini de al babanın gözlerine koy, böyle yaparsan baban iyi olur. Eşinde iyi oldu artık. Yolunuz açık olsun. Benim zamanım da doldu ben artık öleceğim.
Ben cenazesinin borcunu ödediğin o insanım. Allah’a dua ettim bana üç ay ömür versin ve bende senin iyiliğinin altından kalkabileyim diye.
Allah yolunuzu açık etsin dedi
Kırmızı gözlü Soro orda öldü.
Onu tekrardan toprağa gömüp üstünü kapattılar.
Eşini ve kervanını alarak evine gitti tüccarın oğlu.
İlacı babasının gözlerine koyarak onu da iyileştirdi.
Soro’nun kendisine yaptığı iyilikleri de bir bir babasına anlattı. Babası Soro’yu tanıdığı için ölü birinin Soro’nun kılığına girmesinin kendisi için şans olduğunu söyledi. Yoksa gerçek Soro seni götürüp bir daha getirmezdi dedi.


Masal NEHRİ

Hamza Pehlivan'nın Destanı


Yedi evli bir köy varmış. Kaç senedir bir kral gelir köydeki yeni doğmuş tüm çocukları öldürür. Hamile kadınların karnındaki çocukları bile çıkarıp katledermiş. Ve yedi yıllık vergisini de alıp gidermiş.
Köy perişan olmuş haldeydi. Her sene çocuklarının öldürülmesi yüzünden nüfusa çoğalmıyormuş.
Köylüler bir gün toplanıp bu mesele için çözüm bulmak istediler. O sene hamile olan iki kadını götürüp bir mağarada gizlediler. Kral yine gelip katliamı yapıyor ve yedi kadından fazla da bırakmayıp gitti.
Mağaradaki kadınlarda çocuklarını orada bırakıp mecburen köye geliyorlardı. Yalnız kalan çocukları dağda yaşayan iki keçi gelip vererek beslemeye başlamış. Söylentilere göre bu vaziyette aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Çocuklar büyüyüp birer genç oldular.
Büyük oğlanın adı Hamza küçüğün adına Bavaemirik koymuşlardı. İki genç bir gün köye indiler. Bunları gören köylüler çok korktular
-Kral sizi görürse yaşatmaz hemen gitmelisiniz buradan.
Hamza pehlivan ve dostu gitmediler köyden. Tüm silahlarını kuşanıp
-Kralın geleceği varsa göreceği de var diyorlardı.
Hamza pehlivan çok güçlüydü. Sapanına koyduğu taşı fırlatınca taşın nereye gittiğini kimse göremiyordu.
Ertesi gün kral ve adamları yine köye geldi. Hamza pehlivan demzeri atına bindi ve dostu bavaemirik’i de yanına alarak kralla savaştılar. O gün kralı perişan bir halde geri çevirdiler ve yedi yıllık vergilerini de kraldan geri aldılar.
Kral vekil ve vezirlerini yanına toplayarak
-Bu iki genci nasıl ele geçirebiliriz, çok güçlüler bizi perişan ettiler.
Vallahi bilmiyoruz. Bu iki pehlivan çok güçlüler bunlar kökümüzü kurutacaklar.
O zaman ben bunları saraya barış için davet edeceğim bunlar içeri girerken kapıdan bunların üzerine kırk pehlivan topuz yağdırsın. Eğer öyle de bir şey olmasa zehirleyerek öldürürüz bunları.
Bavaemirik, Hamza pehlivana ‘’ bana birkaç altın verirsen sana bir söz diyeceğim’’ dedi.
Hamza pehlivan altınları Bavaemiri’ye uzattı.
Bavaemirik altınları yere gömdü ve yeri tekmeleyerek
-Ey toprak sen şahitsin bu Bavaemirik’in hazinesidir. Hamza kardeş, kral bize hazırladığı yemeğin içine zehir koymuş. Ben yemesem sende yemeyeceksin eğer sözümü dinlemeyecek ben gelmem.
Sarayın girişinde pehlivanlar topuzları Hamza pehlivanın üzerine döktüler. Bavaemirik bir şey olmamış gibi hemen tüm topuzları üzerinden kaldırdı.
Padişahın divanına çıkıp oturdular. Yemek zamanı gelince Bavaemirik kraldan izin aldı.
-Ben her yemekten önce flüt çalarım izniniz olursa flüt çalıp o şekilde yemeğimi yemek istiyorum.
Flütü çalınca diğerleri farkında olmadan bunların yemeği değişti ve zehirlenmekten kurtuldu.
Kral baktı kurtuluş yok, hiç olmazsa elimin altında olsun diye Hamza pehlivanı diğer pehlivanların aşçısı yaptı. Hamza pehlivan her gün kırk kişilik kazanı kendi başına götürüp getiriyordu.
Bavaemirik’te kaç altın kazanırsa yerin altına koyup ‘’ ey yer sen şahitsin bu bavaemirik’in hazinesidir’’ diyordu.
Kral bunları öldürmek için bahane arıyordu.
-Bana gidip hekimleri sultanını getireceksiniz
Bu hekimde denizden öte bir diyardaymış ve hiçbir zaman denize açılmıyormuş.
Bu sıralarda Etem pehlivanın namı dünyaya yayılıyormuş
Etem pehlivan ‘’ bir gün olsaydı da şu Hamza pehlivanla karşılaşabilseydim diyordu.
Bavaemirik, Etem pehlivanı tanıyordu, onun yanına giderek bana ne vereceksin sana Hamza pehlivanın yerini söyleyeyim.
Etem pehlivan buna birçok altın verdi ve akşam misafir etti.
Hamza pehlivanı getirip Etem pehlivanla tanıştıran Bavaemirik bunların çok iyi iki dost olmasını da sağladı.
Bavaemirik, Hamza pehlivanın cebinden mendili çıkarak bir bardak suda ıslatıp Etem pehlivanın bacısının başucuna koydu.
Hamza pehlivanın atını da Etem pehlivanın atıyla çiftleştirdi.
Sabah hekimler sultanını bulmak için limana gidip bir gemiye bindiler.
Bavaemirik gemiye binmek istemedi, Hamza pehlivan ne kadar ısrar ettiyse de Bavaemirik yola gelmedi.
-Siz gemi ile devam edin ben denizin etrafını dolaşacağım gemiden korkuyorum.
Çok uzaktır gelemezsin dediyseler de Bavaemirik dediğinden vazgeçmedi.
Hamza pehlivan  ve Etem pehlivan gemiye binip gittiler. Adaya vardıklarında baktılar ki Bavaemirik’de gelmiş. Çok şaşırdılar. Bavaemirik bunlara nasıl geldiğinin sırrını söylemedi.
-Bana altınlarımı verin size hekimin yerini söyleyeyim dedi Bavaemirik.
Hamza pehlivan altınları verdi Bavaemirik’e.
Bavaemirik altınları yere gömüp ‘’ ey toprak şahitsin hazinem sendedir’’ deyip üstünü kapattı altınların.
Hemen hekimler sultanının yerini söyledi arkadaşlarına.
Hekimler sultanın evine gittiler hekimler sultanına ne kadar dil döktüyseler. Hekim gitmedi yeminliydi denize çıkmamaya.
Hamza pehlivan hekime bir şey demedi. Kararına saydı duyup geri döndü.
Pehlivanların boş döndüğünü duyan kral hemen tüm savaşçılarını ve vezirlerini toplayarak
-Bunlar hekimi getirmediler mi?
-Hayır kralım getirmedikleri gibi Etem pehlivanla da dost olmuşlar. Bunlar bize artık hiç acımazlar.
-Kim cesaret edebilir, onlar buraya varmadan onlara zehirli yemek verip beni onlardan kurtarabilir.
Bu işe büyücü bir kadın talip oldu. Ve zehirli yemeğini hazırlayıp bunları karşılamaya gitti.
Pehlivanlar da yol çok acıkmışlardı.
Hamza pehlivan yaşlı kadına seslenerek ‘’ nene sende hiç ekmek yok mu acaba? Çok acıkmışız’’ dedi
Yaşlı kadının verdiği ekmeği yemeye başlayan Hamza pehlivan olduğu yerde düşüp can verdi.
Arkadaşının durumunu gören Etem pehlivan. Başında çok ağlayıp üzüldü.
Etem pehlivan kadına dönerek ‘’ dostumun başına ne getirdin ey kötü kadın’’dedi.
Bavaemirik pehlivanda Etem pehlivana bakıp gülüyordu.
Bu harekete anlam veremeyen Etem pehlivan ‘’ neye gülüyorsun kardeşimiz burada öldü sen gülüyorsun. Deli misin sen, çabuk hekimler sultanına git ne yap et onu buraya getir ‘’dedi.
-Ben babanın uşağı mıyım, siz iki pehlivan gidip getiremediniz ben nasıl getireceğim hekimler sultanını.
Etem pehlivan, Bavaemirik pehlivana bir kese altın verip zorla da olsa gönderdi.
Bavaemirik hekimler sultanına gitti. Hekimler sultanı Bavaemirik’e iki tane ilaç verip gönderdi.
Bavaemirik dermanları getirip Hamza pehlivanın burnuna tuttu. Bir süre sonra baktılar ki Hamza pehlivan tekrar kendine geldi ve çok mutlu oldular.
-Beni neden uyandırdınız, ne güzel bir uykuya dalmıştım.
Etem pehlivan ‘’ evin yıkılmasın ne tatlı uykusu sen ölmüştün seni ancak kurtardık’’dedi
Pehlivanlar kalkıp Etem pehlivanın evine gittiler.
Yaşlı kadında kralın yanına giderek olanları tek tek anlattı.
Kral yine en yakınları çağırıp fikir sordu danışmanlarına.
-Kralım bunlar sağ geldiyse, kesin bize savaş açacaklardır. Hazırlıklarımızı hemen yapmamız lazım.
Pehlivanlarda silahlarını kuşanıp krala saldırıya geldiler.
Etem pehlivanın kızı da Hamza pehlivanın mendilinin kokusunda hamile kalmıştı. Ve bir erkek evlat sahibi oldu. Oğlunun adını Hemzi berhemzi koymuştu. Atıda doğurup erkek bir kısrak getirmişti. Onun da adını demzeri berdemzeri koymuşlardı.
Bir gün oğlan annesine ‘’ anne bu sestir geliyor’’ dedi.
Oğlum baban ve deden kralla savaşıyorlar bu onların sesidir geliyor.
-Babam kimdir?
Baban Hamza pehlivandır.
Hemzi berhemzi annesini dinledikten sonra hemen gidip silahlarını kuşanıp savaşa katılmaya gitti.
Hamza pehlivan ve Etem pehlivan çok yorgun düşmüşlerdi. Hemzi berhemzi bunları tanımadıkları için kendileriyle savaşmıştı.
Hemzi berhemzi çok güçlüydü. Ne babası nede dedesi kendisini yenemiyordu.
Akşam oldu ve Bavaemirik ‘’ bana ne vereceksiniz ben bu genç yiğidi sizin dostunuz yapayım.  Bavaemirik’ altınları verdiler yine.
Sabah Bavaemirik ilk olarak hemzi berhemzi’nin yanına gitti ve ‘’ oğlum sen ne yapıyorsun biri babandır biri dedendir. Yiğit delikanlıyı getirip baba ve dedesiyle tanıştırdı Bavaemirik. Üç pehlivan bir olunca kralın ordusu bunla karşısında tutunamadı. Kral büyük bir yenilgi alıp darma dağın oldu. Hamza pehlivan kralın kızını da oğluna aldı. Köylüler de kralın yenildiğine çok sevindiler.


 Kürçe'den çeviri MASAL NEHRİ